Snowpiercer (2013)

Lokomotifi kontrol eden dünyayı da kontrol eder!

Düşlerimizde cennet misali muazzam bir yer olarak hayal ettiğimiz gelecek, geçmişten beri bilim kurgu sinemasında daha çok karamsar bir bakış açısıyla karşımıza çıkar ve genellikle insanoğlunun kendi sonunu nasıl getireceğine dair çeşitli felaket tellallıkları yapılır. Bu çok da uzak olmayan gelecek tasvirlerinde en basitinden, ya teknoloji insanlığı esir alır, ya salgın halinde yayılan virüsler dünyadaki yaşamı siler, ya da küresel ısınma gibi çeşitli doğal afetler neslimizi tüketir. Tüm bu kendi sonumuzu hazırladığımız kötücül senaryoların -özellikle son dönemde karşımıza çıkanları ele alırsak- aslında şu an içinde bulunduğumuz zamanlarda yaşanan bazı olayların daha ileriki yıllarda nasıl bir şekle bürüneceğini göstermesi gibi de bir ortak yönü bulunur.

İşte tek kelimeyle kendine hayran bıraktıran Snowpiercer da günümüzün gittikçe sarpa saran dünyasının incelikli ve sert bir alegorisini yapıyor bir bakıma. Küresel ısınmayı engellemek amacıyla atmosferin üst katmanına yayılan CW7 isimli bir yapay soğutucu materyali, küresel sıcaklığı düşürüp gezegeni tekrar yaşanabilir hale getirmesi beklenirken dozu iyi ayarlanamadığından dünya buzlar altında kalmıştır. Tüm yaşamın yer yüzünden silindiği bu buzul çağında hayatta kalan az sayıdaki bir grup insan da durmaksızın giden yüksek teknoloji ürünü bir trenin içinde yeni dünyayı kurmuştur. En ön bölümde zenginlerin, arada orta sınıfın ve kuyrukta da alt tabakadan çıkma yoksulların barındığı, yani insanların toplumsal sınıflandırmaya tabi tutulduğu trende kapitalist bir düzen hakimdir, ayrımcılık ve eşitsizlik boy göstermektedir.

Snowpiercer (2013)

Garibanlar arka kısımda gün ışığına bile ulaşamadan, kendi pisliklerinde yatıp, içinde ne olduğunu, neyle yapıldığını bilmek istemeyeceğiniz protein çubuğu adındaki zıkkımlarla yaşamlarını sürdürürken trenin ucunda herkesin keyfi yerindedir, millet diskolarda, partilerde eğlenip, lezzetli yemekler yiyip hayatın tadını çıkarmaktadır. Lakin on yedi yıldır süren bu ‘ebedi düzenin’ artık bozulma vakti, ya da filmin bir bölümünde kendini ‘şapka’ya, fakirleri ‘ayakkabı’ya benzeten ve “ben kafa için varım, siz ise ayaklar için” diyen Mason’ın tabiriyle ‘ayakkabının kafaya çıkma’ zamanı gelmiştir. Herkesin güvendiği ve sevdiği biri olan Curtis’in liderliğinde, daha önce denenmiş ve başarısız olmuş isyanların aksine bu sefer çok daha büyük çaplı bir ayaklanma yaşanacaktır. Amaç ise tüm vagonları geçip trenin burnuna, kutsal ve gizemli lokomotife, ilahi Wilford’a ulaşmaktır. Çünkü “lokomotifi kontrol eden dünyayı kontrol eder!”

Snowpiercer (2013)

Çocukluğundan bu yana trenlere düşkün olan ve büyüyünce trenlerde yaşamayı düşleyen Wilford’un en büyük hayali dünyadaki demiryollarının hepsini tek bir hat üzerinde bağlayan olağanüstü şatafatlı bir tren icat etmekmiş. Ama tabii insanın doğasında var her şeye hükmetme arzusu; bir nevi olacakları öngören ve seçkin bir azınlığı bu tren ile kurtaran Wilford’un da, aslında en başından beri istediği şey tüm insanlığı kontrol ederek yeni dünyanın tanrısı konumuna gelmekmiş meğer. İnsanlar ona tapıyor, ilahi görüyor, kutsal sayıyor… Yalnız bir şey var ki o bir diktatör, adalete yer vermiyor ve bu yüzden de her an yıkılmaya mahkum.

Diğer taraftan da film size, Wilford’un bu yoksul halkı, hizmet etmeleri için kullanmadıktan sonra ne diye treninde barındırdığını, onları aşağılayıp, tehdit edip, yine de öldürmeyip neden rezil vaziyette yaşamalarına izin verdiğini sordurtuyor. Parçaların tek tek yerine oturduğu vurucu ve sarsıcı son bölümde bu sorunun da yanıtı geliyor neyse ki…

Snowpiercer (2013)

Güney Koreli sinemacı, The Host ve Mother filmleriyle tanıdığımız Bong Joon-ho’nun ilk kez Hollywood ile çalıştığı filminde özgünlüğünden bir şey kaybetmeyip hatta bu işbirliğini lehine çevirerek usta yönetmenler kategorisine yükselmeyi başarması kanımca kuvvetli bir alkışı hak ediyor. Trendeki hiyerarşik yapılanma, dünyamızın şu anki düzeninin bir çeşit yansıması olduğu için de yönetmenin dillendirdikleri ayriyeten değer kazanıyor. Filmin yönelttiği toplumsal mesajların ve kapitalist sisteme getirdiği eleştirilerin anlamı da böylece büyüyor. Bu noktada filmin bu gerçekçi kurgusunun yanında Bong’un en önde gelen dayanağı da filmi uyarladığı post-apokaliptik hikayenin güçlü ve zengin içeriği. Jacques Lob ile Jean-Mark Rochette’in yarattığı, ilki 1982 yılında basılan ve kuvvetli bir politik alt metne sahip olan Le Transperceneige adlı çizgi romandaki üslubun, filmin böylesi ağır bir konuyu, izleyiciyi boğmayacak şekilde işleyebilmesinde ciddi bir katkısının dokunduğuna şüphe yok.

Tabii Bong’un bu enfes kıyamet sonrası atmosferini yaratırken türünün birçok kült örneğinden ilham aldığını da görüyoruz. Fakat buradaki en çok dikkat gerektiren nokta, tüm bu esin kaynaklarının filme aşılanmadan önce Bong’un süzgecinden geçerek ortaya tamamen yeni bir şey olarak çıkmaları. Yani Snowpiercer’ı tüm tanıdıklığına rağmen orijinal bir iş olarak değerlendirmemizin altında da Bong’un imzası yatıyor. Oluşturduğu bol detaylı distopik evren, çoğunlukla tek mekanda sıkışmış olsa da seyirciyi ele geçirmeyi çok iyi biliyor. Dört tarafı çelik yığınıyla kaplı upuzun bir kutunun içindeki insanların hissettirdiği klostrofobi sezgisi filmin her köşesine sinmiş vaziyette, harikulade kamera açıları ve renk paletleri de bunu fazlasıyla desteklemekte. Kimi anlarda dozu kaçan ama bu sayede de filmi hafifleten kanlı baltalı ve biraz da silah patırtılı aksiyon sahneleri ise mükemmel kotarılmış.

Ayrıca birbirinden iyi, fevkalade oyunculukların da filme gözle görülenden dahi fazla yardımı dokunduğunu unutmamak gerekiyor. Tilda Swinton’ın vasat bir oyunculukla kolaylıkla karikatürize bir şekle bürünebilecek Mason karakterinde hafızalardan çıkmayacak performansı, Chris Evans’ın Kaptan Amerika kostümleriyle uçup kaçtıktan sonra buraya gelip, üstelik başrolde yer alıp herkesin ağzını açık bıraktıran oyunu ve Ed Harris ile John Hurt’ın her zamanki müthiş duruşları en öne çıkanlar sadece. Bunların yanında Jamie Bell, Alison Pill, Octavia Spencer ve Bong’un müdavimleri Ah-sung Ko ile Kang-ho Song da adlarından söz edilmeyi fazlasıyla hak ediyorlar.

En nihayetinde toparlayınca Snowpiercer, son yıllarda karşılaştığımız post-apokaliptik ve distopik eserler arasında en önemlilerin başında geliyor. Şimdiden bir sürü tartışmaya yol açan, ‘umut dolu’ finali ise kanımca filmin üzerinde daha çok düşünülmesi ve kafa yorulması gerektiğinin başlıca göstergesi. Evet filmin en ufak bir açığından bile bahsetmedik ama zaten, bir film sınırlı şekilde piyasaya sürülmüş olmasına rağmen tüm dünyaya adını duyurup kendini beğendirmeyi başarıyorsa bu kadar övgüyü en başından hak etmiştir bence.

Snowpiercer

Vizyon Tarihi: Belirsiz
Yapımı: 2013 – ABD, GüneyKore, Fransa, Çek Cumhuriyeti
Tür: Bilim Kurgu, Dram
Süre: 109 Dak.
Yönetmen: Joon-ho Bong
Oyuncular: Chris Evans, Ed Harris, John Hurt, Tilda Swinton, Jamie Bell
Senaryo: Joon-ho Bong, Kelly Masterson
Yapımcı: Park Chan-Wook, Tae-sung Jeong

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here