Alman İmparatorluğu

Roma Germen İmparatorları, Orta Avrupa’da Almanca konuşan tüm toplulukların kralı unvanını taşımaktaydı. Fakat Almanlar İmparatorluğun içinde, Ortaçağdan kalan derebeylik geleneğinden kaynaklı olarak 500 den fazla siyasi yapıya bölünmüşlerdi. Bu yapıların hepsinin kendine göre ayrı kanunları, işleyiş yapıları ve yönetim biçimleri vardı.

Napolyon’un seferleriyle 19.yy’ın başında Roma Germen imparatorluğu yıkıldı ve Alman devletleri Bonapart’ın yeni düzenlemesiyle “Ren Konfederasyonu” adı altında Fransa güdümüne girdi.

1789 Fransız ihtilalinin yaydığı fikir akımlarıyla ve Fransa hegemonyası altında ezilmenin verdiği etkiyle Almanlar arasında milliyetçilik duygusu yükselmeye başladı Napolyon’a karşı yapılan mücadelelerde kazanılan ortak tecrübeler ve işgalcileri kovarak tekrar kendi topraklarının kontrolünü ele geçirme fikri Almanların arasında birleşip tek bir ülke olma arzusununum fitilini ateşledi.

Napolyon’un düşüşünün ardından, Avrupa’nın yeniden düzenlendiği 1815 Viyana kongresiyle büyük monarşiler, kıtayı belli bir dengeye oturtmaya çalıştılar. Bu dengede tutma politikası uyarınca Roma Germen imparatorlunun yerini tutması için Alman devletçikleri Avusturya İmparatorluğu’nun etki alanı altında birleşti. Fakat burada, yükselmekte olan Prusya’nın gücü göz ardı edildi…

Sanayi devrimiyle üretimin ve ticaretin artması, Alman devletleri arasında belli bir gümrük birliğine gidilmesine sebep oldu. Yapılan karayolları ve özellikle demir yolları aynı milletten olan bu toplulukların birbirlerini daha fazla tanımasına yol açtı. Birbirlerini yakından tanıyan ve konuştukları dil dışında da ortak kültürel noktaları ve çıkarları olduğunu anlayan Almanlar arasındaki tek bir çatı altında birleşme fikri, daha da kuvvet kazandı.

Görüldüğü üzere demir yolları, Alman milli bilincinin ve beraberliğinin oluşmasında temel etkenlerden biri oldu. Çok uluslu bir yapıya sahip olan Avusturya İmparatorluğu, etki alanında yükselmekte olan Alman milliyetçiliğini her ne kadar dizginlemeye çalışsa da 1848’le beraber bu politika tamamen işlevsiz hale geldi. Artık hemen hemen her Alman birleşmeyi istiyordu….

Gelin görün ki “birleşme nasıl ve hangi yöntemle olacak?”, “hangi noktalar üzerinde ne oranda birleşilecek? ”,

“Yaşananlar asil zümreleri ne denli etkileyecek?” gibi sorular kafaları karıştırıyor; özellikle bu birleşmeyi Avusturya’nın mı yoksa Prusya’nın mı üstenmesi gerektiği ikiliği zihinleri allak bullak ediyordu.

Birleşmenin olacağı, gökteki bir güneş kadar apaçık görülmesine rağmen bir türlü beklenen olmuyor, Almanya’nın birleşmesi sürekli gecikiyordu….

1862’de Prusya tahtına 1.Wilhem’in geçmesi, Avrupa’da dengeleri bir anda değiştirdiği gibi sorularında tek tek yanıt bulmasına da vesile oldu. Helmuth von Moltke, Prusya Genelkurmay Başkanı pozisyonuna getirildi. Albrecht von Roon da Prusya Savaş Bakanı oldu.

Wilhelm, Otto von Bismarck’ı da Prusya başbakanı olarak atadı. Roon’la Montke’nin askeri ve operasyonel dehası; Bismarck’ın “Realpolitik” adı verilen siyaseti, Prusya’yı hızlıca Avrupa’nın demir yumruğu haline getirecekti…

 

Kan ve Demir

 

BismarCk’ın, Prusya başbakanı olmasıyla Avrupa’nın çehresi değişmeye başladı.

O, Almanların hayatta kalabilmesini, halkın Prusya etrafında birleşmesinde görmekteydi.

Planı, daha göreve ilk geldiği günden beri belliydi.

“Büyük sorunlar; konuşmalar ve çoğunluk kararıyla değil, kan ve demirle çözülecek.!!!” diyordu.

Bismark, Almanya’yı birleştirmek için kan ve demiri kullanacak yani savaşacaktı….

Bismark’ın en üstün özelliklerinden birisi, ortamı çok iyi analiz edebilmesiydi.

Hangi ülkenin neye ne derecede tepki vereceğini çok iyi biliyor; ülkelerin güçlü ve zayıf yanlarını isabetli bir şekilde analiz edebiliyor, kıtanın hâlihazırdaki durumunu ideolojik eğilimleri kenara bırakıp tamamen kendi ülkesinin çıkarları için en verimli şekilde kullanabiliyordu.

 

Diplomatik ve bürokratik bir deha örneği olarak gösterilen Otto, hamleleri sayesinde ülkesinin elini her adımda biraz daha kuvvetlendirmeyi böylece başardı. Prusya’nın Alman birliğini kurmak için atmak istediği ilk adım; Danimarka’ya bağlı olan Schleswig, Holstein ve Lauenburg dukalıklarını ele geçirmekti. Buraları doğrudan Prusya’ya bağlamak isteyen Bismarck’ın önünde pek çok problem vardı ve bunlar varken istediklerini yapması imkân dâhilinde değildi. İsveç ve özellikle İngiltere, Prusya’nın Kuzey denizine çıkmasına katiyetle karşıydı. Tek sorun İngiltere değildi elbette. Kendisini Almanların lideri gören Avusturya, Bismarck’ın girişimine ilk dur diyecek ülkeler arasındaydı. Öte tarafta da Kırım Savaşı’ndan sonra hızla yakınlaşan Fransa-Rusya ikilisi vardı.

 

Prusyalıların en son istediği şey; Fransa ve Rusya ile iki cephede aynı anda savaşmaktı.

Bismarck’ın altın kurallardan birisi de buydu: hem doğuda hem batıda aynı anda savaşmamak…

 

Bu bağlamda Bismarck, Rusya’yı yanına çekerse diğer ülkelerin muhalefetinin pek de önemi kalmayacağını düşündü. Tabii bu ortamın oluşabilmesi için, bir yerlerde bir şeylerin fitilinin ateşlenmesi lazımdı…

 

1863 Yılında Polonyalılar Rusya’ya karşı ayaklandı. Oluşan durum karşısında büyük devletler hemen pozisyonlarını aldılar. İngiltere milli duygularla kurulmuş bir Polonya devletinin Fransa’nın uydusu olacağını bildiği için isyanı destekleme taraftarı değildi. Fakat Bu isyan sayesinde Fransa ile Rusya’nın arasını açmayı düşündü. Avusturya ise Polonya’nın Rusya ile kendi arasında tampon olacağını biliyordu. Lehleri desteklemek konusunda aslında çekinceleri vardı çünkü buradaki miilyetçilik akımı kendi bayrağı altındaki milletleri de etkileyebilirdi.

 

Bununla beraber Avusturya, Fransa-Rusya yakınlaşmasından çekinmekteydi.

İşte bu noktada Avusturya ve İngiltere’nin çıkarları örtüştü ve bu ikili Fransa’yı topun ağzına doğru itmeye başladı. 3.Napolyon, kendisine tuzak kurulduğunun farkında olmasına rağmen halkı çoktan tarafını seçmişti. Sokaklar “Yaşa Polonya!” sesleriyle inliyor. On binler gönüllü olarak Polonya topraklarına akıyordu. İç siyasetteki dengeleri gözetmek zorunda olan Napolyon, Leh milliyetçileri destekleme kararı aldı.

 

Böylece üç devlet İngiltere, Avusturya ve Fransa Rusya’nın karşısında yer almak için kolları sıvadı. Bismarck’ın ise aradığı fırsat ayağına gelmişti.

Adı geçen üçlünün Rusya’ya tavır alacağını önceden hesaplayan başbakan, Rusya’yı destekleme kararı aldı.

İngiltere ve Avusturya, Polonya meselesinde aldıkları sert tutumu bir anda yumuşatınca, Fransa kabak gibi Rusya’nın karşısında tek başına kaldı. 3.Napolyon yaptığı üst üste hatalar sonucunda, Rusya ile arasını iyiden iyiye açtı.. Ortam tam Prusya’nın istediği gibi olmuştu.

Schleswig-Holstein Anlaşmazlığını daha da kaşıyan Bismarck bir bahane bulup Danimarka’ya saldırmak için hazırlandı.

 

Ortamı Prusya’ya bırakmak istemeyen Avusturya da işe karışınca Germen Konfederasyonu, Şubat 1864 yılında Danimarka’ya savaş ilan etti. Danimarka ordusu bölgeye sevke dilen Alman birliklerinin yarısı kadar ya var ya yoktu. Askeri teçhizat bakımından tüfekleri arasında temel bir prensip farkı vardı. Danimarkalılar Springfield Model 1842, Enfield Pattern 1853, Enfield Pattern 1861 Musketoon ve Lorenz 1854 gibi çoğu İngiliz orjinli tüfekleri kullanmaktaydı. Bu silahlar dönemin modern yapısına uygun ve ağızdan doldurmalı silahlardı. En büyük dezavantajları askerlerin tekrar atış yapabilmesi için tüfekleri ağız kısmından ve ayaktayken doldurma zorunluluğuydu. Doldurması vakit alan bu tüfekler, dakika ortalama 2-3 atış yapılabiliyordu. Prusyalıların elindeyse Dreyse Needle Gun vardı.

Pek çok sorunu olan iğneli ve kurmalı bu tüfeklerin rakiplerinden en büyük avantajı hızıydı…

19.yy sonrasına doğru savaş alanlarında silahlarda aranan şey, menzil ve isabet oranından ziyade hızdı.

 

Dreyse’ler arka kısımlarından hızlıca doldurulabiliyordu ve askerler dolum işlemini yerde mevzilenmişken de yapabiliyorlardı. Dakikada ortalama 5-6 kadar atış yapabilen ve türünün ilk örneklerinden sayılan bu tüfeklerin varlığı bir sır değildi. Prusya, 1840ların sonundan beri tüm ordusunu Dreyse’lerle donatmıştı. Fakat hiç kimse, bu silahların savaş meydanında neler yapabileceğini bilmiyordu. Yakında herkes, Dreyse’lerin kuvvetini görecekti…

 

Alman orduları Şubat ayında girdikleri Danimarka topraklarında hızlıca ilerledi.

Her ne kadar İngilizler işi zorlaştırmak için konferans topladıysa da, işgal orduları durmaksızın ilerleyip Danimarka ordusunu Temmuz ayında teslim olmaya zorladı.

Almanlar net bir şekilde galip olan taraftı.

 

Alman birliğine giden ilk adım, bu şekilde atılmış oldu…

Peki Bismarck’ın tek hedefi adı geçen dukalıkları ele geçirmek miydi? Elbette hayır!!

Bismarck ve kral Wilhelm, ilk iş olarak Kiel’de donanma tesisleri kurmaya başladı.

Amaç; Kiel’de bir kanal açıp donanmayı açık denizlere taşıyabilmekti. Kimse daha farkından değildi ama Bismarck, Alman imparatorluğunu büyük bir deniz gücü haline getirecek temelleri atıyordu…

 

Savaşta yenilmiş olan Danimarka’ya ufak bir göz atacak olursak onlar için mağlubiyet adeta bir felaket olmuştu. Danimarkalılar, topraklarının 3’te 1’ini ve 2,5 milyonluk nüfus rezervinin yaklaşık 1 milyonunu Almanlara kaptırmışlardı…

 

Tam bu kısma değinmişken İkinci Schleswig-Holstein Savaşı’nı anlatan 2014 yapımı

8 bölümlük 1864 dizisini bu savaşın atmosferini yaşamak isteyenler için tavsiye ediyoruz. …

 

Kardeşlerin Savaşı

 

Danimarka’dan alınan topraklar 1865 Gastein Anlaşması ile iki Alman devleti olan Avusturya ve Prusya arasında paylaşıldı. Paylaşım yapılmıştı yapılmasına ama bu süreçte yaşanan fikir ayrılıkları zaten aralarında uzun süredir ikilik olan kardeş devletlerin arasını iyice açtı.

İşlerin çatışma raddesine kadar varması Prusya’nın istediği bir şeydi.

Gücünü Danimarka’da test eden Prusya, artık Konfederasyonun asıl gücü olduğunu Avusturya’ya gösterebilirdi. Avusturyasız bir Almanya düşünen Bismarck, savaşa girişmeden önce siyasi ortamı ülkesinin çıkarına uygun şekilde düzenlemeye başladı…

 

İngilizlerin olası savaş karşısında tarafsızlığını sağlamak kolaydı. Çünkü Avrupa’nın ortasında iki Alman devletinin birbirini yemesi onların işine gelirdi. Rusya ise zaten tarafını seçmişti. Çıkacak savaşta, Prusya lehine sessizliğini koruyacaktı. Burada asıl problem Fransa’ydı. Fransa’nın Avusturya ile müttefik olması durumu Bismarck’ı korkutmaktaydı.

Aynı zamanda Alman başbakan Avusturya’ya karşı İtalya’yı da kesinlikle yanında istiyordu çünkü rakibi çift taraflı sıkıştırmanın tek yolu buydu. İtalya’nın kalbine giden yolda ise yine Fransa’dan geçmekteydi.

 

Bismarck, yıl içerisinde 3.Napolyon ile gizli bir toplantı yapıp onu tarafsız kalmaya ikna etti.

Bismark, Napolyon’a kabataslak şunları söylemişti: Bir, bu savaş bir Alman milli meselesidir Fransa karışmasın. İki, olası Prusya Zaferinde Fransa’ya da toprak düşebilir. Üç, Fransa kurulacak İtalya-Prusya ittifakına müdahale etmezse zafer sonrası Venedik İtalya’ya bırakılacak Avrupa’nın tek kurnazı Bismarck değildi elbet.

 

3.Napolyon’un Prusya lehine tarafsızlığı kabul etmesinin altında başka çıkarlar yatıyordu.

İmparator basitçe şu şekilde düşünmüştü: Bir, Almanların birlik olmasındansa birbirlerini yemesi daha evladır.

İki, Prusya Avusturya kadar güçlü bir devlet olmadığı için düşmanını yemesi aylar hatta yıllar sürer. Bu durumda iki taraf da yıprandığında Fransa’nın Ren kıyılarını alması için ortam doğar. Üç, oldur da güçsüz olan taraf Prusya zafer kazanırsa Venedik Napolyon aracılığımla İtalya’ya kalır ve Fransa da uydusu olarak gördüğü İtalya üzerindeki etkinliğini arttırır.

Bismarck Napolyon’u oyun dışında bırakmayı başardıktan sonra İtalya ile masaya oturup 1866 Nisanında ittifak anlaşmasını imzaladı.

 

Sular çok hızlı ısınınca da Prusya ortadaki sebepleri bahane gösterip 14 Haziran 1866’da Avusturya’ya savaş ilan etti. Anlaşma uyarınca İtalya da güneyden saldırıya geçti.

Alman krallıklarının çoğu ise herkesin savaşı kazanır gözüyle baktığı Avusturya’nın yanında yerlerini aldılar. Prusya Genelkurmay başkanı ve savaş planının mimarı General Montke tüm gücü 4 orduya böldü. Hızlı ve disiplinli olan Alman ordularının 1 tanesi konfederasyon kuvvetleri ile savaşmak için ayrıldı.

 

Bu ordunun karşısında Hannover, Saksonya, Bavyera, Württemberg, Baden, Hesse-Darmstadt ve Nassau kuvvetleri vardı. Hedefi bu ufak grupların birleşmesini engelleyerek rakiplerini lokma lokma sindirmek olan Main Ordusu canını dişine takıp savaşırken asıl muharebe doğuda yapılmaktaydı…

 

Savaşın başında Avusturya sınırına 3 ordu yığan General Montke tertibatı şu şekilde yapmıştı.

Sağ kanatta von Bittenfeld komutasında Elbe Ordusu, ortada Prens Frederick Charles komutasında 1.Ordu ve en solda Veliaht Prens Frederick William’ın yönettiği 2. Ordu yerini aldı. Karşıda ise sol tarafta 1.Avusturya kolordusu ve Prens Albert’ın yönettiği Saksonya ordusu bulunmaktaydı.

 

Bohemya’da ise General Benedek’in yönettiği Avusturya Merkez ordusu vardı.

Kuzeyden bağımsız olarak bir de İtalya ile savaşması için ayrılmış Güney ordusu mevcuttu.

Alman sağ kanadı hızlı bir iletileme ile Saksonya’yı 5 günde ele geçirip buradaki orduları geri püskürttü.

Sonrasında Moltke, 22 Haziran’da Bohemya’nın işgal emrini verdi. 3 Prusya ordusu ilerlerken en büyük korku Avusturyalıların tecrit edilmiş olan 2.Ordu’ya saldırıp bunları yok etmesi ve savaşı kazanmasıydı. General Benedek’in planı da bu yöndeydi

ama komuta kademesinde çıkan tartışma yüzünden ana odak batıdaki orduları durdurmaya çevrilince fark edilmeden büyük bir fırsat kaçırıldı. Prusya ordularına karşı ayın hem doğuda hem de batıda 26’sıyla 29’u arası üst üste yenilgiler alan Avusturya orduları birleşip Königgrätz’e doğru çekildi.

 

Amaçları bu bölgede tutunup düşmana mukavemet göstermekti. Prusya orduları gelip Avusturyalıları sarınca 3 Temmuz’da savaşın asıl kazananını belirecek Königgrätz Muharebesi başladı…

 

Düşmanıyla ilk teması kuran 1.Prusya Ordusu ve Elbe ordusu, Avusturyalıları tutundukları tepeden atabilmek için hamle yapmayı düşünse de güçlü Avusturya topçusu ilerleyişe bir türlü izin vermedi. Düşmanı tutunduğu yerden atması gerektiğini bilen Avusturyalılar, piyade alaylarını ileri sürse de büyük bir hüsrana uğradılar. Çünkü kendi ellerindeki Lorenz marka önden doldurmalı tüfeğe karşı Prusyalılarda daha hızlı doldurulabilen ve tüm savaş boyunca farkını göstermiş “zündnadelgewehr” yani Dreyse Needle Gun vardı. Savaşın kazananının belki olmadığı, iki tarafın da kritik anlar yaşadığı vakitlerde Avusturyalılar süvarilerini kullanmakta çekinince muharebe çıkmazı uzadıkça uzadı. Bu çekince Prusyalıların kazancı oldu ve geçen süre içerisinde yardıma yetişen Prusya 2. Ordusu, Avusturyalıların sağından çok sağlam bir saldırı gerçekleşti. Kanattan gelen saldırı ile çok fazla kayıp veren Avusturyalılar ağır bir yenilgi alıp apar topar Viyana’ya doğru çekilmeye başladı.

Tüm savaşın kazananı görünüşe göre Prusya olacaktı….

 

Güney cephesine bakacak olursak İtalyanlar maalesef hem denizde hem de karada Avusturyalılar karşısında tutunamayıp yenildi. İtalyanların bu savaşta yaptıkları tek şey, düşman birliklerinin bir kısmını aldığı yenilgilerle güney cephesinde oyalamak oldu.

Ama tabii İtalyan yenilgilerine rağmen Prusyalılar savaşı kazanmaktaydı. İmparator Franz Joseph, Königgrätz’de alınana mağlubiyet sonrası Viyana’ya yürüyen Prusya’yı durdurmak için barış çağrısında bulundu. Prusya kralı ve askeri kanadı barışı reddedip düşmanlarını tamamen sindirmek isterken Bismarck buna karşı çıktı. Prusya, Avusturya’yı yenerek istediğini almış, Alman devletlerinin asıl lideri olduğunu kanıtlamış ve imparatorluğun gururunu yeterince kırmıştı. Daha fazla ilerlemeye gerek yoktu.

 

Bismarck’ın uyguladığı satranç teorisine göre tüm ülkelerle her şartta masaya oturabilecek diplomasi yolları açık tutulmalıydı. Eğer daha ileri gider ve Avusturya’nın nefretini kazanırlarsa bir daha bu ülkeyle masaya oturamazlar ve intikam duygusuyla yanıp tutuşan ebedi bir düşman kazanırlardı. Uzun tartışmalar sonrasında Bismarck önerisinin kabul edilmemesi halinde intihar edeceğini söyleyince herkes başbakanın bu konuda ne kadar kararlı olduğunu anladı ve Avusturya ile barış yapılması kararlaştırıldı. Böylece Prusya, istediğini alarak yıllarca bitmez denilen savaşı 1 ayda bitirerek mükemmele yakın bir zafer kazanmış oldu. Bu savaşın asıl büyük kaybedeni, oynadığı kart elinde patlayan Fransa oldu.

Şaşkınlık içinde olan 3.Napolyon’un hiçbir öngörüsü tutmamış, Prusya 1 ayda her şeyi paket edip bitirmişti. Görüldüğü gibi ipteki iki cambazdan biri olan Napolyon düşmüş, diğeri Bismarck ise hala ipin üstünde şovuna devam etmedeydi…

 

Zafer sonrası Kuzey Alman Federasyonunu kuran Bismarck’ın Kan ve Demir politikasının sıradaki hedefi başını taşlara vurmakla meşgul olan Fransa olacaktı… 2.Bölüm beğenilerinize bağlı olarak kısa sürede yayında olacaktır.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here