napolyon

1789 yılında dünya tarihinin en önemli olaylarından biri gerçekleşti. Fransa monarşisi temelinden sarsılmış, pek çok şeyi değiştirecek olan ihtilal ateşi tüm ülkeyi sarmıştı. İhtilal, her yeni adımı ile monarşiyi zayıflatıyor ve asırlardan bu yana kökleşmiş kurumları yıkıyordu. Bunun yanında ihtilal, yeni bir dünya vizyonu ve bir devlet anlayışı ortaya çıkarıyordu. Pek âlâ, bu yeni fikir akımları Avrupa’nın diğer toplumlarını da etkileyebilir ve Fransızlardan esinlenerek başka toplumlar da, kral ya da imparatorlarına karşı harekete geçebilirlerdi.

İşte bu korku, bir anda tüm Avrupa hükümdarlarını sarıverdi. Avrupa ülkeleri, ihtilal Fransa’sına karşı cephe alınca kıtada hava bir anda bulutlandı. Görünüşe göre şimşekler çakacak, yıldırımlar düşecek ve kıta Avrupa’sında yağmur başlayacaktı…

 

Fransa Kralı 16.Louis’in(Lui) ihtilalcilerden kaçma teşebbüsü ve Haziran 1791’de yakalanması savaşa evirilecek sürecin ilk adımı oldu.

Avrupa liderleri, ilk kez bir Kral’ın, ayaklanan bir milletin önünde aşağılandığını görüyordu.

Bu, onları dehşete düşürdü…

Bir şey yapmalıydı, yoksa hepsinin sonu 16.Louis gibi olabilirdi….

Bu olaya tepkisini ilk koyan Prusya ve Avusturya oldu.

Rus Çariçesi de bu ikiliyi devamlı kışkırtıyordu.

Çariçenin amacı, bu iki devlet Fransa ile uğraşırken, Polonya topraklarından arzuladığı lokmayı yutmaktı.. Sardunya, İspanya ve Napoli kralları da devrimcilere karşı girişimde bulunulmasını istiyorlar, fakat daha küçük çaplı ülkeler olduklarından çekiniyorlardı.

İngiltere ise şimdilik ortamı koklamakla yetiniyordu.

Osmanlılar ise Avusturya ve Rusya ile yaptığı savaştan daha yeni çıkmıştı ve kendi yaraları ile ilgilenmekteydi…

Saksonya’da toplanan Prusya kralı ve Avusturya imparatoru,

bir bildiri yayınlayarak Fransa’ya müdahale edilmesi gerektiğini kararlaştırdı.

Bildiride monarşinin diriltilmesinden söz edilmesi ve hele Kralcılardan bir ordu kurulmak istenmesi, İhtilalcileri kızdırdı.

Fransız Yasama Meclisi’nde savaş taraftarları artmaya başladı…

Mecliste savaş görüşmeleri yapılırken Avusturya ve Prusya resmi olarak müttefik oldular.

İhtilalcilerin ültimatomlarına II. Leopold yerine geçen II.François cevap bile vermeyince Fransa, Nisan 1792’de Avusturya ve Bohemya Kralı II. François’ya savaş ilan etti.

Yeni yapılan anlaşma gereği Prusya’da Avusturya’nın yanında savaşa girdiğini açıkladı.

Ve böylece Fransız Devrim Savaşları başladı. Fransa savaşa perişan bir vaziyette girdi. Elde düzenli bir ordu yoktu.

 

İhtilalden sonra asiller ordudan çıktığı ya da çıkarıldığı için subay ihtiyacı had safhada idi.

İhtilalin ardından kurulan Garde Nationale kıtaları ise disiplinsiz, düzensiz ve tecrübesizdi.

Hükümette ise para ve askerleri donatacak imkan yoktu. İttifak ordusunun başkomutanı Prusyalı General Duc de Brunswick, birlikleri ile Fransa sınırlarını aşıp, karşısına çıkanları yendikten sonra, Paris’in yolunu tuttu. Fakat, ittifak ordularının ilerleyişi bundan sonra yavaşladı. Çünkü amaç Fransa’yı işgal değil, İhtilalcileri caydırmaktı. Ek olarak Avusturya da askeri açıdan hep iyi sinyaller vermiyordu. Avusturya, daha bir yıl önce, Osmanlı ile savaştan çıkmış ve yorgundu. Üstüne bir de Rusya’nın fırsatçılığı vardı.

Almanlara gazı veren Rusya, onlar batıda savaşırken Osmanlı ile savaşı bitirip Polonya üzerine yoğunlaşınca, Avusturya ve Prusya’nın odağı bir anda buraya kayıverdi.

Bu sebeplerden dolayı Duc de Brunswick, ilerlemek yerine bir bildiri ile karşı tarafa gözdağı vermek istedi.

 

28 Temmuz 1792’de yayınlanan bildiride General, Paris ve Fransız halkından krala itaat etmelerini istedi.

Bu hamle ile farkında olmadan ittifak güçleri kendi topuklarına sıkmıştı.

Bildiri, kızgın ihtilalcilerin Fransız milliyetçiliğini ve vatanperverliğini harekete geçirdi.

Danton hükümeti, bütün Fransızları orduya katılmaya davet etti ve büyük bir seferberlik ilan etti.

Benzeri daha önce görülmemiş bir şekilde, genç yaşlı demeksizin her Fransız, orduya koşmaya başladı.

İhtilalin doğurduğu yeniliklerden birisi de aslında buydu.

Yurttaş-asker fikri ortaya çıkmıştı ve Fransa’nın Avrupa’ya karşı en büyük kozu da bu olacaktı…

Yenilenen kanla beraber Fransızlar, 20 Eylül 1792’de Valmy Muharebesi’nde Brunwick’in ilerleyişini durdurdu.

Bu onların savaştaki ilk büyük galibiyeti idi.

Aynı günlerde toplanan Yasama Meclisi de artık monarşiyi tamamen kaldırıp cumhuriyeti ilan etti ve Fransız ordusuna, ihtilal fikrini yayma görevini verdi.

İşte şimdi, işler daha da kızışmıştı…

Valmy’den sonra Fransız orduları, meydanda başarılı olmaya başladı.

Kasım 1792’deki ]emmapes Muharebesi’nde Avusturyalıları yenip, bugünkü Belçika’yı ele geçirdiler.

Başka bir Fransız ordusu da Mainz şehrini işgal ederek, Ren’in sol kıyılarına indi.

Güney doğuda da Fransızlar, Nice ve Savoy kontluğunu aldı.

İşler iyi gidiyor, “Vive la Nation” nidaları savaş alanlarında yankılanıyordu…

İhtilali yayma fikri ile yanıp tutuşan Fransızlar, tüm Avrupa’yı karşılarına alarak ateşe odun atmaya devam etti.

Yeni rejimin ilk meclisi Konvansiyon, kral 16. Louis’in başını 1793 başında giyotine sürdü…

Kral’ın idamı ve yaşananlar İngiltere’de büyük endişe yarattı.

İhtilalciler fazla ileri gitmeye başlamıştı…

İngilizlerin işe karışacağını gören Fransa, vakit kaybetmeden yılın başında Britanya ve Hollanda’ya savaş ilan etti.

Takiben İspanya, Hollanda, Napoli, Toskana, Venedik ve Papa da Fransa’ya karşı savaşa dâhil oldular.

4 Yıl önce bir vergi meselesinden başlayan olaylar, bir anda tüm kıtayı içine alan koca bir savaşa dönüştü…

Birinci Koalisyon’un teşekkülü ile Fransa’nın durumu yeniden kötüleşti, yenilgiler başladı.

Fransa Belçika’dan atıldı, İhtilal kuvvetleri Ren nehrinin sol kıyılarından çekildi.

Koalisyon, Alpler, Pireneler ve Alsas-Loren yönünden Fransa’yı işgale başladılar.

İktidardaki Jirondenler kötü bir savaş idaresi sergiliyordu.

Sınırdaki askerler itaatsiz, generaller ehliyetsiz ve savaş bakanları yetersizdi.

Hatta savaş bakanı Dumouriez, Avusturya’ya kaçtı. İşler, Fransa için yeniden tepe taklak oldu. Dıştaki sıkıntılar içeriye de sirayet etti.

Yıl içerisinde Vendee bölgesi; Bordeaux, Lyon, Marsilya, Nimes, Montpellier,

Caen ve Toulon gibi tek çok yerde kralcılar ve ılımlı cumhuriyetçiler isyan etti.

Ülkede, çok şiddetli iç savaş başlamıştı…

Tam da bu sıralarda, üyeleri arasında Robespierre ve Marat’ın da olduğu radikal cumhuriyetçi Jakobenler iktidara geldi.

Kötüye gidişi durdurmayı amaçlayan Jacobenler bunu kendi yöntemleri ile yapmaya karar verdi. Anayasayı kaldırıp İhtilal mahkemeleri kurdular. Her türlü kişi hak ve özgürlüğünü rafa kaldırdılar. Kendilerine muhalefet eden herkesi acımadan giyotine yolladılar.

Onlar acımasızlaştıkça isyanlar artıyor, isyanlar arttıkça onlar daha da acımasızlaşıyordu.

Vatansever duygularla başlayan devrim, sonunda, birbiriyle vahşi bir şekilde yarışan liderlerin kana susamış mücadelesine dönüşmüştü.

Fransa’yı ne cumhuriyetçiler ne de kralcılar yönetiyordu. Fransa’yı yöneten tek şey terör ve kargaşaydı. Nihayetinde bu isyanlar Paris hükümeti tarafınfan şiddet kullanılarak da olsa kontrol altına alınmaya başlandı.

 

Nantes, Caen, Bordeaux, , Marsilya ve Lyon gibi kentlerdeki isyancılara boyun eğdirildi.

Pek çok şehirde kitleler katledildi; hatta hızını alamayan Konvansiyon, şehirlerin ismini dahi yeryüzünden silmeye kalktı.

Marsilya, Ville-affranchie; Lyon, Ville-sans-nom oluverdi.

Başarıya ve Paris’te Robespierre’in radikal rejim düzenine rağmen Cumhuriyet, bu sefer Toulon’da şiddetli bir isyanla karşılaştı.

Şehirdeki muhalifler, çevre şehirlere yapılanları görünce isyan edip kentteki Jakoben ve cumhuriyetçileri asmış, üstüne İngiltere’den yardım istemişti.

İngiltere’nin Akdeniz filosu, Lord Hood önderliğinde bu önemli liman şehrine doğru harekete geçti. Kısa süre sonra İspanya’dan gemiler ve Napoli ile Sicilya’dan gelen askerler de

Ağustos 1793’te şehir limanına vardı. Koalisyon kuvvetlerinin varışıyla

Toulon, İngiliz çıkarları için çok iyi bir fırsat yaratmış oldu.

Onlar, bu noktayı ellerinde tutmanın zaferi getireceğine inanıyorlardı…

Bir yandan isyanlarla, bir yandan ekonomik krizle, bir yandan da kapıdaki düşmanla uğraşan Jacobenler, Toulon’u cezalandırmak için kolları sıvadı.

Koalisyon güçleriyle ve Toulonlularla ilk mücadeleye girişen Marsilya’daki isyanı bastıran J.F.Carteaux oldu.

 

General, Eylül ayında şehrin etrafını temizleyip kuşatmayı başlattı.

Fakat generalin elinde, gerçek anlamda profesyonel bir subay kadrosu yoktu. Kaldı ki kendisi bile asker değildi… Emri altındaki az sayıda gerçek subaydan biri olan topçu komutanı yaralanınca yerine birisinin tayin olması gerekti.

Merkezden önerilen isim, Korsikalı topçu subayı Napolyon Bonaparte’tı…

Ağustos-Eylül gibi kuşatma başladığında, Koalisyonun yaklaşık 17 bin askeri varken Fransızların 35 civarı askeri vardı.

Fransızlar şehri ve limanı 3 tarafından kuşattılar.

Fakat generallerinin asker olmayışı çok fazla hata yapmalarına neden olmaktaydı.

Kuşatmanın uzaması sonucu komutanlar bir bir değişti ve sonunda General Jacques François Dugommier başa getirildi.

Koalisyon ise şehre ve bölgedeki tepelere hâkim olmasına rağmen asker sayısı bakımından az olduğu için ilerleyemiyordu.

Ama düşman tarafından limandan atılma tehlikesi de yaşamıyordu.

Herkesin şehri düşürmek için planlar kurduğu sırada, tüm fikirleri değiştiren topçu kumandanının sözleri oldu…

Korsikalı İtalyan bir ailenin oğlu olan Napolyon, kuşatma boyunca emirler yağdırıp sürekli koşuşturmuş, her koşulda özveri ile çalışması sayesinde komutanlarının takdirini kazanmıştı.

Jacobenlere yakınlığı ile bilinen bu topçu subayı,

ihtilalin getirdiği rüzgârı arkasına alıp yükselmeye ve hayallerini gerçekleştirmeye çok hevesliydi. Binbaşının planı çok basitti. O, “Hem iç hem de dış limana hâkim La Grasse Burnu’nu alın.

Gemileri defedin, o zaman geride asker kalmayacaktır.” diyordu.

Paris’ten gelen temsilciler onun planına gülerken General Dugommier, planın işe yarayabileceğini düşündü.

General, inisiyatifi genç komutana bırakıp planın tatbikine onay verdi…

17 Aralık 1793 gecesi Napolyon topçularına ateş emri verdi.

Topçular yağmur altında yoğun bir şekilde La Grasse Burnu’ndaki mezileri dövmeye başladı.

Kısa süre sonra Fransızlar, komutanlarının emri ile süngü takıp hücuma kalktılar.

Var güçleri ile saldıran ihtilal askerleri, düşmana ağır bir darbe vurdu.

Hemen arkasından Binbaşı Napolyon’un önderliğinde ikinci dalga hücuma geçti.

Tepelerde geçen şiddetli çatışma sırasında binbaşının atı vurulurken kendisi ise kalçasından yaralandı.

 

Ölümün eşiğinden dönen Napolyon ve askerileri, nihayetinde İspanyol ve İngilizlerin aylardır tuttuğu mevzileri ele geçirmeyi ve onları geriye atmayı başardı.

Napolyon’un planı işe yaramış ve düşman savunması çökmüştü…

Amiral, limanı ve şehri hemen boşaltması gerektiğini, yoksa gemilerin vurularak yok edileceğini anladı.

Evet, Koalisyon filoları bu andan itibaren Napolyon’un topçularının menzilindeydi ve ateşe başlanırsa filolar tamamen kaybedilebilirdi.

18 Aralık’ta çok sayıda Toulonlu mültecinin de yer aldığı İngiliz donanması,cumhuriyetçilerin top ateşi altında şehirden uzaklaştı.

Zafer Fransızlarındı….

Jakobenler şehir halkını en ağır şekilde cezalandırma yoluna giderken

İngilizler ise büyük bir fırsatı kaçırdıklarını anladılar.

Toulon üzerinde ülkedeki tüm isyanlar desteklenebilir, belki de ihtilal bile devrilebilirdi.

Fakat bu başarılamamıştı ve bunu engelleyen kişi, düşük rütbeli topçu subayı Napolyon Bonaparte’tı….

“Toulon Kahramanı” olarak anılmaya başlayan genç Binbaşı, bir anda tuğgeneralliğe yükseltildi.

Ve daha 24 yaşındaydı….

Jakoben lider Robespierre’in kardeşiyle olan arkadaşlığı, sıçrayışının bu denli büyük olmasına sebep olmuştu.

Lakin bu arkadaşlık kısa süre sonra başına belalar açtı.

1794 yılında Jacobenlerin iktidardan indirilmesinin ardından hapse atıldı…

Zafer meydanlarında başına defne yapraklarından taçlar takılan Napolyon,

bir anda bileklerine prangalar takılarak hapis köşelerinde unutulmaya terkedildi….

Bakalım 25 yaşındaki Napolyon, ileriki süreçlerde neler yaşayacak, ne tür maceralara yelken açacaktı…..

Napolyon Savaşları serisinin devam videoları arada gelmeye devam edecek.

Kaçırmamak için kanala abone olup bildirim çanına tıklayabilirsiniz.

 

 

Paris’in Popüler Adamı

 

Hapse giren Napolyon’un hürriyetinden mahrum kaldığı günler çok da uzun sürmedi.

Kısa bir süre sonra lehinde ifade verenlerin ve tanıdıklarının sayesinde özgürlüğüne kavuştu.

Genç general, zincirlerden kurutulmuştu ama bir birliğin başına verilmemişti.

Belli bir süre Paris’te işsiz, gözden düşmüş ve başıbozuk bir şekilde gezip durdu.

Etrafındakiler iyi mevkilere gelip mutlu bir şekilde hayatlarına devam ederken o sahte gülücükler saçarak kaderinin kendisini nereye sürükleyeceğini düşünüyordu.

Toulon kahramanının yıldızı giderek sönmekteydi…

 

Napolyon’u şevklendiren ve işleyen çarklar sistemine tekrardan dahil eden şey, iktidar değişikliği oldu.

 

Savaş devam ettiği ve devrim tam oturmadığı için bu tarz değişikliklere sık rastlanmaktaydı.

Yeni hükümet, İtalya tarafında bir cephe açmak isteyince buraları bilen becerikli bir generale ihtiyaç duyuldu.

 

Oluşturulacak cephedeki ordunun harekât planını yapmak için İhtiyaç duyulan pozisyona Fransız Harbiye’si tarafından Napolyon Bonapart getirildi.

 

Genç general hızlıca planını hazırlayıp üst yönetime sundu.

Bazı generaller ve o günkü Direktuvar üyeleri planı parlak ama başarılması imkânsız olarak gördü.

 

Planı hazırlamasına rağmen Napolyon’un aklında başka bir şey vardı.

O Avusturya ve Rusya’nın arasının çok açıldığının farkındaydı.

 

Bu ikiliyi sıktırmak için Osmanlı’yı kullanmak çok stratejik bir hamle olabilirdi.

Eğer kendisi Osmanlı ordusunda görev alır ve topçu ocağının gelişmesi için gerekli ıslahatları yaparsa adı geçen iki devleti de Fransa’nın çıkarları doğrultusunda zorlayabilirdi.

Osmanlılar zaten uzun süredir askeriyesini Avrupa’daki gelişmeler doğrultusunda modernleştirmek adına Fransa’da subaylar talep etmekteydi.

 

Pek ala Napolyon’a da iyi bir maaş ve iyi bir mevki ile kabul edebilirlerdi.

Bonapart’ın Türkiye’ye gitmek istemesinin diğer bir sebebi de hareket etme özgürlüğüydü.

Eğer Asya’ya İstanbul’a giderse üstlerinin onu denetlemesi ve dizginlemesi arada Osmanlı bürokrasisi de varken çok zor olurdu.

 

Planı kafasında olgunlaştıran general, kardeşi ve kuzenini de yanına alarak Osmanlı topraklarının gitmek için kolları sıvadı.

Fakat Fransız savaş nezareti buna izin vermedi.

Ona burada ihtiyaçları olduğunu söyleyerek gidişine mani oldular.

Hâlbuki rakipleri uzaklarda rahat bir şekilde güçlenebileceği korkusuyla onun yolunu kesmeye çalışmıştı.

 

İki hafta sonra Paris karıştı… 30 bine yakın kral yandaşı ayaklanarak rejimi değiştirme isteğiyle sokaklara döküldü. Paris’te o sırada 5.000 Guard National askeri vardı ve bu isyanı bastırmak için yetersizdi. Direktuvar rejimi darbeyle yıkılacak gibiydi.

Hükümet köşeye sıkışmıştı….

Guard National komutanı beceriksizlik yapınca görevden alındı ve yerine birisinin gelmesi isin hükümet ile meclis üyeleri geceleyin toplantı.

Sabahleyin ayaklanan halk harekete geçtiğinde dananın kuyruğu kopacaktı.

Derhal bir şeyler yapmak icap ediyordu….

O sırada Napolyon tanıdıklarının çok olması sayesinde rejim birliklerinin komiserliği için kendisini teklif ettirdi.

Napolyon, kimsenin kendisine karışmaması şartıyla korkudan titreyen milletvekillerinin önünde görevi kabul etti.

Genç tuğgeneralin şapkadan tavşan çıkarıp hükümeti kurtarması için bir iki saatlik zamanı vardı.

Başarılı olamaması halinde ise büyük ihtimal darbeciler tarafından idam edilecekti….

Yedi senedir Paris halkı ne zaman silahlı çatışmaya kalkışsa, karşısında daima derme çatma hasımlar bulurdu;

ihtilâl de zaten böylelikle zemin kazanmıştı. Hâlbuki Napolyon daha farlı bir adamdı. Derhal top bulunması için emir verdi. Süvari subayı Joachim Murat sayesinde 40 top buldu.

Murat’ın getirdiği toplar Paris sokaklarının kritik noktalara yerleştirildi ve beklemeye geçildi.

Belli ki general halka ateş açacaktı….

Silahlı halk sabahın beşine doğru saldırıya geçtiği sırada bir anda toplar patladı, kaldırımlar kandan kızardı, halk şaşkın bir şekilde sağa sola kaçıştı.

Beklenmeyen top ve tüfek atışlarının altında kalan kral destekçileri çil yavrusu çiği dağıldı.

İki saat sonra ise sokaklar bir anda tenhalaştı…

Napolyon, topları sayesinde isyancıları dağıtmayı başarmış ve 1795 Ekim’inde darbeyi engellemişti…

 

O artık Paris’in en popüler adamıydı… Direktuvar’ın en güçlü direktörlerinden Bargas,

kısa süre sonra Tümgeneralliğe terfi ettirilmiş olan genç generali İtalya Orduları komutanlığına atamaya karar verdi. Sahaya inme vaktinin geldiğine kanaat getiren Bonapart,

1796 başlarında Nice’de bulunan ordu karargâhına doğru doğru yol aldı.

Hayatı boyunca aksiyon peşinde koşan Napolyon’un barut kokusu ve at kişnemeleri eşliğindeki valsi başlıyordu…

 

Görünürdeki tabloda, Fransa’nın asıl amacı merkeze konumlandırdığı iki ordusuyla saldırıya geçip Prusya ve Avusturya ordularını dağıtmak ve galibiyeti kazanmaktı. İtalya ordusu ise ikincil saldırı ve oyalama gücünü teşkil ediyordu. Yani İtalya ordusuna genel plan içerisinde çok da mühim bir rol verilmemişti.

 

General, Nice’e geldiğinde emrine verilen ordunun bir enkaz olduğunu anladı.

Ordu küçük müfrezeler halinde bölgeye dağılmıştı ve birlikler arasındaki iletişim kopuktu.

Düşmanın sayısal üstünlüğü ve çetelerin baskınları askerleri yıldırmış, herkesin moralini düşürmüştü.

Askerler açlıktan kırılıyor, subayların aylardır maaşları ödenmiyor, atlar dahi 1 yıldır gerektiği gibi beslenemiyordu.

Erlerin bir kısmında tüfeği geçin ayakkabı dahi yoktu.

Koca ordunun sevkiyat için sadece 200 katırı ve süvariler için 4000 zayıf atı vardı.

Askerler için yarımşar tayinden 1 aylık erzak ve gereksinimler için 300 bin frank mevcuttu.

General tam anlamıyla bir enkaz devralmıştı…

Tümen komutanları başta çocuk olarak gördükleri Napolyon’la dalga geçme eğilimi gösterseler de sonraki süreçte onun kararlılığını görünce tutum değiştirdiler.

Kararlı ve dinamik olan Napolyon,15 Nisan’a kadar her şeyin hazır olmasını emretti.

9 Nisan’da karargâhlarını Nice’den daha ileriye taşıyan devrim ordusu hedefini belirledi.

Alpleri geçip araları zaten bozuk olan Sardinya ve Avusturya ordusunu birbirinden ayıracaklar, sonra bir taraftan Avusturya ordusunu tutarken asıl kuvvetlerle Sardinyayı hemen aradan çıkartıp Kuzey italya’nın verimli topraklarına ineceklerdi.

Böylece ordunun tüm ikmal problemini çözecekler ve akabinde doğuya gideceklerdi…

Avusturyalıların sahildeki erken saldırısı üzerine şartlar değişince Bonapart, vakit kaybetmeksizin 11 Nisan’da saldırı emrini verdi.

Düşmanın iki ordusunun arasına girmek için kör noktayı önceden tespit eden Fransızlar, tüm birimleri ile verilen görevleri yapmaya başladı.

Tümenlerden birisi Argenteau ve 6 bin adamını geri atmak için saldırdı.

Montenotte adı verilen savaşta Napolyon ve ordusu ilk zaferini alıp Avusturya birliğini bulunduğu yerden geri atarak istenilen boşluğu yarattı.

 

Gelin görün ki Fransız birlikleri 24 saat boyunca rakip direncini kırıp ileri gidemedi..

Ertesi gün işler daha iyi gitti, Dego ve Coseria düştü.

Alp Dağlarındaki geçitler Fransız ordusuna böylece tamamen açılmış oldu.

Napolyon ana orduyla batıya giderken Dego’da bulunan Messena’nın gaflete düşüp baskına uğradığını öğrendi.

Sağında böyle bir tehlike varken ilerlemek istemeyen general, beklemeye geçti ve bölgeye takviye yolladı.

Böylece bir gün daha kaybetmişti.

Sonraki günlerde de ordu disiplinsizlik yüzünden ilerleyemeyince komutan, saldırılara iki gün ara verip tümenlere toparlanmaları için fırsat tanıdı. Ana iletişim hattını da Savona’dan Ormea’ya çekti.

 

Böylece Dego’nun stratejik önemi ortadan kalktı ve buradaki kuvvetleri ana saldırı için batıya çekti. 21 Nisan’da Mondovi’ye çekilen Sardinyalılara saldıran Devrim ordusu, burada en kritik zaferlerinden birisini kazandı.

 

Sardinyalılar yenilgi sonrası geri çekilirken Fransızlar ise ovaya indi.

Artık, yönetim kademesini en çok düşündüren açlık meselesi rafa kalkmıştı.

Askerler Piyemonte’un zengin ovalarında yağmalar yaparak moral ve erzak depolamaya koyuldular.

Mondovi yenilgisinden sonra müttefiklerinden ayrı düşmüş olan Sardinya’nın savunma direnci kırıldı ve 23’ünde barış istedi.

O sırada Fransızlar da ovaya yayılmaya devam edip konumlarını sağlamlaştırdılar.

28’inde Sardinya ile yapılan anlaşma sonucunda artık karşıda tek bir düşman ordusu kalmıştı.

Napolyon ilk etabı başarı ile bitirip ikinci evre için hız kesmeden seferine devam etti…

 

Küçük Onbaşı

 

Napolyon ordusunun yeni bir saldırı için organize ederken Avusturyalılar Po Nehri’nin ardına geçip savunma hattı kurdu.

Vuku bulan vaziyete göre Fransız general yeni planını devreye soktu.

Nehri geçmek için iki ana yol vardı.

Bunlardan Valenca düşmanın odaklandığı asıl nokta olduğundan Napolyon buraya sahte bir saldırı yapacak, hızlı olan birliklerini de süratle Piacenza üzerine yollayarak rakibi solundan saracaktı.

6-7 Mayıs günü derhal harekâtı başlattı. Çok hızlı bir şekilde Piacenza’dan geçiş yapılacağı sırada, düşman hamleyi fark etti. Avusturyalılar geçişi yavaşlatmak için kendi solunu sağlamlaştırırken ana hatlarını da çevrilmemek için hızla geri çekti.

7-9 Mayıs’ta gerçekleşen Fombio Muharebesi bu bölümdeki en mühim çarpışmayı teşkil etti.

Fransızlar zafer kazanarak nehri aşmayı başardıysa da rakip Adda Nehri’ne rahat çekildiği için Napolyon zaferden çok da memnun değildi.

Milan ve etrafı alınmıştı ama havzanın tamamında rahat edilebilmesi için düşman imha edilmeliydi…. Avusturyalıları takip için koşturan Napolyon, birlikleri ile 10 Mayıs’ta Lodi’ye vardı. Buraya gelindiğinde Fransızlar rakibe yetişemeyeceklerini anladılar, çünkü 10.000 Avusturyalı Lodi köprüsünü tutmak için bırakılmıştı.

Bu engeli aşmak hayli zor olacaktı… Sabah saatlerinde Devrim ordusunun öncüleri güneyden Lodi’ye sokuldu. Kasaba içerisindeki direniş kısa sürede kırıldı ve köprünün batısı temizlendi.

Öncüler sayı bakımından az olduğu için saldırmak yerine öğleden sonraya dek diğer birlikleri beklediler. Öğleden sonra, Fransız birliklerdeki topçular gelip nehrin karşısına ateş etmek üzere konumlandırılınca şiddetli bir savaş başladı. Fransız topçuları amansızca ateş ediyordu.

O kadar ki bir ara Banapart bir onbaşı gibi toplardan birinin başına geçip bizzat asker gibi savaştı.

 

Napolyon ve adamları aralıksız ateş ediyordu çünkü kısa süreli bir boşluk dahi rakibin 180 metrelik ahşap köprüyü imha etmesi fırsatını doğurabilirdi…

2000 kişilik süvari kolu, komut üzerine derhal kuzeye hareketlendi.

Bu birlik nehri kuzeyden atlarla geçecek ve Avusturyalıları kanatlardan vuracaktı.

Süvariler nehri geçiş için müsait yer ararken saat akşam 6’ya doğru köprü üzerinden saldırıya geçilmesi için bir piyade kolu teşkil edildi.

Gündüz saatlerinde topların başında koşturup duran general, bu sefer de saldırı için hazırlanan birlikle beraber hareket etmek için en öne geçti.

27 yaşındaki bu genç adeta çıldırmıştı. Bir general olarak ölüme gideceği çok belli olan bir birliğin başında en önde gitmeyi düşünüyor ve bunu askerlerine moral olsun diye değil kendi savaş arzusundan dolayı yapıyordu. Liderlerinin bu akla sığmaz cesareti karşısında diğer önemli subaylar da bizzat saldırı birliğinin içinde yer almak için koşturdu.

Askerler ise tezahüratlar arasında subayların isimlerini haykırıyor coştukça coşuyorlardı…

Avusturyalılar ise ellerindeki 14 topu ikiye bölüp köprüye ve karşı sahile yönlendirmişlerdi.

İki bölüm halinde düzene girmiş piyade hatları ise topların arkasında, biraz daha gerideydi.

Düşman toplarının menziline girmemek adına kendi toplarından uzaklaşmışlardı.

Avusturya top ateşinin seyrekleştiği esnada Fransızlar kasabadan hızlıca çıkıp taarruza geçtiler.

Köprünün tam ortasına vardıkları zaman Avusturyalılar salvo atışlarıyla tozu dumana kattı.

Pek çok kayıp veren köprü üstündeki birlikler, üzerlerine yağan toplardan korkup duraksadılar.

O anda arkadan koşturup gelen destek kuvvetler durumun toparlanmasını sağladı ve Fransızlar köprünün öte ucuna ulaşıp tutunma noktaları oluşturdular.

Irmağın batı sahilinden teknelere binen askerler de benzer zamanlarda karşı sahile çıkıp tüfeklerini kullanmaya başladı.

Geceleyin kuzeye gidip nehri geçme görevi alan Süvari kıtası da aynı zamanlarda Avusturyalıların sağ kanadına yaklaştı.

Geri çekilmeden dolayı bitkin ve aç olan Avusturyalıların top ateşleriyle zaten moralleri bozulmuştu.

Üstüne köprüden saldıran ve sahilden çıkarma yapan düşman, dirençlerini iyice düşürdü.

Tabii bir de sağ kanatlarından gelen süvariler tarafından biçilme korkusu artık savunma yapabilmelerine imkân vermiyordu.

Askerlerinin imha edilmesine göz yummak istemeyen Karl Sebottendorf, geride oyalama birliklerini bırakarak hızlıca çekildi.

Zafer “Bonapart” nidalarıyla meydanı inleten Fransızlarındı…..

Lodi Zaferi ile Napolyon’un özgüveni ve askerlerinin ona olan hayranlığı bir anda arttı.

Genç ve dinamik komutanlarının kendileriyle beraber en önde koşması askerlere ilham veriyordu.

Sadece askerlerin değil subayların da gözünde Napolyon giderek büyümekteydi…

Kazanılan zaferler Paris’i mutlu etmekle beraber rakipleri onun İtalya’da çok serbest olmasını ve kafasına göre hamleler yapmasını hazmedememiş olsa gerek hemen kuyusunu kamaya başladılar.

Genç Komutan sadece savaş alanında değil siyaset alanında da mücadele vermek zorundaydı.

Ama tabi sahada galip geldiği sürece siyaset ruletinde işleri de istediği gibi gitmekteydi…

Fransa ordusu Milan’a gelip tekrar ikmal yaptığı sırada Avusturya Generali Beaulieu, bu sefer Mincho Nehrini kendisini siper etmiş beklemekteydi.

Napolyon ve ordusu da 21 Mayıs’a düşmanıyla tekrar karşılaşmak için yola çıktı.

Yoldayken art bölgelerde isyan çıktığı haberini alınca derhal az sayıda adamla geri dönüp isyan eden tüm yerleşkeleri ağır şekilde cezalandırdı.

Onun savaş esnasında müsamahaya yeri yoktu…

28’inde ordusuna katılan General, taarruz emrini verdi.

Avusturya askerleri tüm geçitleri tutabilmek için küçük müfrezelere ayrılmışlardı ve uyguladıkları savaş taktikleri eskiydi.

Daha ileri teknikler kullanan ve en önemlisi de çok daha hızlı olan Fransızlar için nehri geçmek kolay oldu.

Her ne kadar Napolyon bir ara esir düşme tehlikesi yaşasa da durum istenildiği gibiydi.

Nehri geçen ordular ayrılıp farklı istikametlere doğru rakibi koşturdu.

Augereau Peschiera’ya, Sérurier Castel Nuovo’ya ve oradan Mantua’ya doğru ilerledi, Massena Verona’yı ele geçirdi.

Avusturya generali ise kuzeye doğru kaçmaktan başka bir çare düşünemedi….

Bu başarıyla İtalya Seferinin ikinci aşaması tamamlandı.

Mantua haricinde Lombard Ovası’nın tamamı Fransız kontrolü altındaydı, ancak zafer daha kesinleşememişti.

Çünkü Avusturya ordusu henüz gerçek manada büyük bir savaşa zorlanmamıştı.

Hem Avusturyalıların kaybedilen yerleri almak için bir hamle yapacağı kesindi.

Kuzeydeki Fransız ordularında işler iyi gitmediği için Almanların buraya takviye yollayabilme imkânlarının olduğu konuşuluyordu.

Üstüne Fransızların iletişim hatları uzadığı için problemler yaşanmaktaydı.

Art bölgelerdeki isyanlar desen her geçen gün artıyordu.

Kuşatılmış Mantua’yı da bir şekilde düşürmek lazımdı.

Görüldüğü üzere işler iyice çetrefilli bir hal alıyordu…

Şimdiye kadar başarıyla ilerleyen Bonapart, oturup yeni bir plan yapmalıydı.

Yoksa zorda kalacak, kazandıklarını kısa sürede kaybedecekti…..

General Bonaparte’nin saldırı kapasitesindeki nitelikleri yeterince kanıtlanmıştı;

şimdi, üstün düşman kuvvetlerine karşı stratejik bir savunmayı sürdürme yeteneği ciddi şekilde sınanacaktı….

Önceki İçerikVikingler Kimdir? Vikinglerin tarihi
Sonraki İçerikAsya Hun Devleti – Mete Han

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz