Duygusal Egolarımız

İnsanlığın geçmişi milyarlarca yıl öncesine dayanır. Sözcük kavramını bilmeyen insanlardan çok çeşitli
dil kavramlarının çıkması tam anlamıyla değişimin somut göstergesidir. Var olmuş ve var olacak olan
her şey gibi insanlarda değişir ve gelişir. İnsanlar gelişir gelişmesine fakat şu da bir gerçektir ki,
insanlar gelişirken duyguları da bir o kadar zayıflamaktadır. Bunun temel nedeni de kendini
unutmasıdır.
Eskiden iletişim kurabilmede en önemli unsur olan duygular, şimdiler de birçok insanın bilmediği
veya görmediği bir olgu haline gelmiştir. Kelimeler, duygularımızı katılaştırmış olabilir mi? Duyguların
yok olduğuna inanan biri değilim. İnsanlığın var oluşundan bu yana içgüdüsel dürtülerimiz her zaman
benliğimizin içindeydi. Ben hamurumuzda olan bir maddenin yok olacağına inanmayanlardanım.
Kelimeler vasıtasıyla duygularımızın dönüştüğü ve değiştiği fikrine yatkınım. Bu durumu örneklerle
daha anlaşılır hale getirmek istiyorum. Uzun metrajlı belgesellerde izlediğimiz üzere, ilk insanlar
konuşma yetisini kazanmadan önce bile sevmeyi ve sevişmeyi biliyorlardı. Çocuklarına bakmayı ve
korumayı da biliyorlardı. Bu hareketler av avcı ilişkisi içerisinde ki içgüdüden ziyade tamamen
duygusal bağlarımızdı. Aynı zamanda birçok gizli öğretiye tanıklık etmiş kişilerin düşünce yoluyla
konuşabildiklerini de bilmekteyiz. Günümüzde bu durumlar filmlere konu olsa da, gerçekliğini hepimiz
biliyor, kendimiz kullanamadığımız için reddediyoruz. Geçmişte bütün iletişim şekilleri duygusal
bağlarla gerçekleşirken günümüzde bu tam tersi bir hal almıştır. Hayatımıza para girdiğinden beri
duygularımızın pek bir önemi kalmamıştır. Bu durumu kadın ve erkek üzerinden gideceğim
örneklerimle açıklayacağım.

Klasik Kadının Duygusal Çizelgesi;

Günümüzdeki klasik kadın, aile baskısı nedeniyle ilkokul sıralarından, son anlarına kadar çoğunlukla
hemcinslerinin dışında biriyle iletişim kurmaz, okulunu bitirdiği andan itibaren çeyiz hazırlıklarına
başlar, ailesinin uygun gördüğü bir erkek ile evlenir. Karşısındaki erkekle duygusal bir iletişimi
olmadan kendisini onun himayesi altında bulur ve bu duruma katlanmak zorunluluğunda olduğunu
hisseder. Çocuklarıyla ilgilenip, hayatının sonlanacağı günü bekler. Buradan çıkartacağımız duygusal
çizelgeler şunlardır. Zamanla kadına toplum kendi belirlediği bir rolün kostümlerini giydirmeyi
başarmışlardır. Dolayısıyla doğan her kız çocuğu, bu role uygun yaşamayı öğrenerek büyüdüğü için,
belirlendiği rol dışındaki duyguların hiçbirini bilmez. Kadının bildiği tek duygu anneliğin hissettirdiği
saf duygudur. Bunların dışındaki duygular, hamurunda olsa da bilmez. Severek evlenen kadınların bile
küçümsenmeyecek kadar fazla olan kısmı hayatını belirlenen bu role göre yaşar ama farkındalığı
olmaz. Kadına kendi içinde var olan duygular öğretilmemiş, en ufak bir farkındalıkta hor görülmüş,
öğrenmemesi içinde elinden gelen yapılmıştır. Sonuç olarak kadın olan insan duygularını erk yapının
içerisinde saklamaktadır.

Klasik Erkeğin Duygusal Çizelgesi;

Klasik Erkek, doğduğu günden beri her zaman baskın olması gerektiği duygularıyla yetiştirilmiştir.
Baskınlık, sertlik, yönetme ve idare etme zorunluluğu erkeklerin duygularını içlerine hapsetmiştir.
Erkeklere ağlamayı neden ayıp karşıladıklarını sorduklarınızda, tümüne yakın çoğunluk öyle olması
gerektiğini söyler durur. Ama geçerli bir neden hiçbiri gösteremez. Ağlamanın kendilerini zayıf
göstereceği öğretilerek, duygularının çıkış noktasındaki hassas çizgiyi silmeyi başarmışlardır. Bu
yüzden erkekler sert ve daima çalışmakla yükümlüdürler. Bunlarda toplumun belirlediği rollerin
kostümüdür. Kadınlar gibi erkeklerde belirlenen kostümleri giyerler. En içler acısı durum ise, bu
kostümleri sabırsızlıkla doğacak çocuklarına hazırlamalarıdır.
Kadınında erkeğinde düşlediği tek şey, maddi kaynakların yeterliliğidir. Aralarındaki iletişimin ve
duygunun yeterliliği önem arz etmemektedir. Hayvanlarda dikkatimi çeken bir durumu yazmadan
edemeyeceğim. Aslanların dişisinin veya erkeğinin ne kadar yırtıcı olduklarını biliriz. Ama aynı
zamanda da yavruları için ne kadar duygusal olduklarını da. Ailesi ile arasındaki duygusal bağları
belgesellerin baş konusu olmuştur. Aslanlar, hem yırtıcı hem duygusal olabiliyorsa insanlar neden
hem çalışan hem de duygulara sahip bireyler olamıyor? Üstelik düşünebilen en muhteşem
yaratıklarken… İnsanlık büyüyor ama duygusal yönümüz kayboluyor. Gerçek duygularımızı bulmak
için yola koyulmalıyız.

Önceki İçerikSanat için Sanat
Sonraki İçerikGerçek Arkadaş İlişkileri

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz