Safranlı Safranbolu


Safranlı Safranbolu

Eşim ve ben, bu yaz diğer tatillerimizden daha farklı bir yerlere gitmek istedik. Tatil rotamızın
yönünü egenin sularından bambaşka yere çevirmeyi kafamıza koymuştuk. Kriter belirlemeye başladık.
Hem doğayla iç içe olmak hem de zamanda yolculuk yapmak istiyorduk. Hem sakin olsun diyor, hem
de insan yüzü görmek istiyorduk. Kriterlerimiz kafa karıştırıcı olsa da, daha önce görmediğimiz bir
yere gitmeye kararlıydık. Birkaç arkadaşımızın tavsiyesi üzerine, Safranbolu’ya gitmeye karar verdik.
Bulmacalarda ne zaman ahşap evler denilse hemen Safranbolu evleri diye cevaplardık da gerçeğini
görecek olmak bizde heyecanı doruğa çıkartmıştı.
Karabük yoluna girdik bir kere. Şehre yaklaştıkça yeşille dolu yaylalar bizi çoktan büyülemişti bile. Yol
kenarındaki akarsular, yaylalar ve otlanan hayvanlar sanki hepsi birer reklam filminden çıkmış gibi
gerçek ve natüreldi. Doğayı bekliyordum ama bu kadar doğallık bizi mest etmişti. Safranbolu
otogarına geldikten sonra bir taksi çevirip, önceden rezervasyon yaptırdığımız otelimize gittik. Biz
Cinci Han Otelini tercih etmiştik. Hangi taksiciye sorsanız biliyor zaten. Taksici arkadaş bizi yüz liraya,
Safranbolu’da ki araçsız ulaşımın mümkün olmadığı tarihi mekanları gezdirebileceğini söyleyip kartını
verdi. İtiraf etmeliyim ki başta taksicinin bu teklifi yapmasını garipsedik ve bizi kandırmaya çalıştığını
düşündük. Cinci Han oteline girer girmez zamanda yolculuk planımızı gerçekleştirdiğimizi anladım.
Han, 1400-1500 yılları arasında o dönemin padişahının hocalığını yapan Cinci Hoca tarafından
yaptırılmış. Aynı zamanda bu hocanın yaptırdığı birde hamam var fakat çok kalabalık olduğundan
giremedik. Cinci Han\’ın odaları, daha önce hiç rastlamadığım şekildeydi. Tamamen taştan yapılmış
oda yuvarlak kubbe şeklinde tavanıyla bana göre oldukça ürkütücüydü. Hanın içini gezmek için orada
konaklıyor olmanıza gerek yok. Çok küçük bir ücret karşılığında dileyen herkes Cinci hocanın hanının
gizemli odalarını gezebiliyor. Ertesi gün, Safranbolu’da ki yapıları gezdik. Bahçesinde güneş saati olan
camii o kadar eski bir yapı ki hayran kaldık. Özellikle çarşısını çok sevdik. Kırk sekiz tane dükkan var bu
çarşıda. Hepsi de küçük tahta barakalardan oluşuyor. Dar sokakları geçişlerde kafa karıştırsa da,
gerçek bir tarihi eser burası. Hepsi el emeği olan ürünleri gördükçe hangisini alacağımızı şaşırdık.
İnsanları çok samimiydi. Dar sokaklardan geçerken bir kadın, safranlı kolonyasını öneriyor, az
ilerleyince bir erkek safranlı lokum ikram ediyor, biraz daha ilerleyince kapının önüne oturmuş
teyzeler ahşapları boyuyordu. Safranbolu’ya gerçekten hayran kaldık. Akşam yemeğimizi dışarda daha
yöresel yemeklerle değerlendirmek istemiştik. Bunun için esnaftan öneriler almadık değil tabii. İlk
olarak piruhi sipariş ettik. Bildiğimiz mantı gibi aslında ama daha büyük üçgen parçalar düşünün ve
içinde peynir var ve üzerine harika bir tereyağı döküp servis ediyorlar. Ardından yayım denilen bizim
tabirimizle erişte olan, üzerine ceviz ve tereyağı ilavesi ile servis edilen yemekten istedik. Gerçekten
oda harikaydı. Etli sarmalarını söylemiyorum bile. İçecek olarak kızılcık şerbeti istedik. Hayatımda hiç
kızılcık şerbeti içmemiştim. Hatta kızılcık şerbeti isminin sadece deyimlerde kullanıldığını
düşünüyordum. Soğuk bakır bardaklarda getirilen kızılcık şerbetinin bağımlısı oldum. Yemek fiyatları
ciddi anlamda çok ucuz. Fiyatları duyduğumuzda çok şaşırdık. Safranbolu’dan gidene kadar düzenli
olarak kızılcık şerbeti içmeye ve bu yemekleri yemeye devam ettik. Ertesi gün hükümet konağına
gittik. Panorama gibiydi çok beğendik. Ben özellikle eski bilgisayarları sergiledikleri ve başlarına
yazdıkları komik atasözlerini çok beğendim. Birkaç kişiye görmemiz gereken yerleri sorduk. Kristal
teras, bulak mağarası, ince su kemeri ve Yörük köyünü görmeden kesinlikle gitmememizi söylediler.
Oraya ulaşım bizi ilk gün bırakan taksicinin de dediği gibi sadece araçlaymış. Bizim aracımız yoktu. Bu
yüzden ertesi gün taksiciyle anlaşma yapmaya karar verdik. Turumuzu yarına bıraktığımız için o gün
Safranbolu’nun içindeki her yeri bitirmek istiyorduk. Bizde hıdırlık tepesine çıktık. Safranbolu’yu
tepeden izleyebileceğiniz muhteşem bir yer. Kesinlikle hıdırlık tepesine çıkıp, karadut şerbeti
içmelisiniz. Hıdırlık tepesinin kocaman bir bahçesi var. İlk gördüğümde saray bahçelerini anımsadım.
Safranbolu kültür mirası olduğu için gerçekten çok iyi bakıyorlar. Hıdırlık tepesinden indikten sonra,
eski değirmen diye adlandırdıkları yeri tarif ettiler. Eski değirmen yürüyecekler için çok uzak ve kafa
karıştırıcı. Bolca kaybolmaların ardından eski değirmeni bulduk. Gitmeden önce bir değirmen
göreceğimi hayal etmiştim ama göremedik. Dev kayaların ortasına yapılmış bir yerdi burası. Çok
beğendik ama yanından akan dere katlanılamayacak şekilde kötü kokuyordu. Safranbolu’nun atıkları
oraya dökülüyormuş. Bu konuda belediye bir çalışma başlatacakmış. Bu zamana kadar başlatmamış
olmalarına şaşırdık açıkçası. Safranbolu’nun bağlar gazozunu o kötü kokuların içinde içmeye çalıştık.
Normal gazozlara oranla daha şekerli ama güzel bir tadı vardı. Kokuya daha fazla dayanamayınca geri
dönüş yoluna geçtik. Dönüş yolunda yağmurunda yağması ile birlikte dar sokakların arasında
kaybolduk ve çarşıyı bir türlü bulamadık. Kapıların önlerinde oturan teyze veya amcalara yönümüzü
sorduk ama hepsi farklı bir yön gösterdi. Kayboldukça kaybolduk. Harika evleri görünce iyi ki
kaybolmuşuz dedik tabi ki. Eğer Safranbolu’ya giderseniz, eski değirmen dönüşü kaybolmanızı önemle
tavsiye ederim. Harika konaklar var. Konakların kapılarında kimlerin yaşadığı ile ilgili bilgiler ve
resimler var. Kendimi o yıllarda hissettim. Kapıyı çalsam sanki onlar açacak ve ağırlayacaklar gibiydi.
Uzun yürüyüşün ardından sırılsıklam olmuş bir şekilde çarşıyı bulduk. Cinci Han taştan yapılma bir
yapıydı. Çok güzeldi ama Safranbolu’ya gelmişken ahşap evlerde kalmamak büyük ayıp olacaktı.
Bizde, Asmalı Konak adı verilen çarşıdaki başka bir ahşap konağa gittik. Odaları çok şirindi. Giysi dolabı
gibi tahtadan bir kapı vardı. Eşyalarımı koymak için kapıyı açtığımda, oranın aslında giysi dolabı değil
de, banyo olduğunu gördüğümde çok şaşırdım. Ahşap evlerinde banyolar giysi dolabı gibiymiş.
Odamızı çok beğendik. Mis gibi ahşap kokuyordu ama yürürken çok ses çıkartıyorlardı. Tabii olacak o
kadar dedik. Çünkü kaldığımız yer dört yüz yılın üzerindeki bir yapıydı. Restorasyon çalışmaları
UNESCO’nun belirlediği kurallara göre, gerçekliğini bozmadan yapılmış. Konağa yerleştikten ve
kurulandıktan sonra, akşam kahvemizi çarşıda gezerken gördüğümüz meydan kahvecisinde içmeye
karar verdik. Çarşının hemen ortasında çok şirin bir tane yer var. Mutlaka görürsünüz. Meydana
masalar atmışlar harikaydı. Dışardaki masalardan biri kaptık ve közde kahve istedik. Közde kahveyi
meydana kurulmuş taş ocağın üzerinde gözümüzün önünde yapıyorlardı. Kahve ile birlikte içinde
damlasakızı parçası olan su ve Osmanlı şerbeti getiriyorlar. Kural şöyleymiş, bir yudum su ardından
kahve ve sonrasında Osmanlı şerbeti. Tepsinin yanına da harika bir not yazıp getiriyorlar. Ayrıca, canlı
müzik oluyor. Eski parçalar çalınıyor. Kendimi Rumların yaşadığı eski zamanlarda gibi hissettim.
Dikkatimi çeken şey ise, dükkanını kapatan esnaf o kahveye geliyor, birbirleriyle gülüşüp sohbet
ediyor, şarkıya eşlik ediyorlardı. Böylesine samimi bir kasaba ya hayallerde ya da filmlerde olur
sanıyordum. Kahveden ve insanlarından çok memnun ayrıldık. Sabah çok erken bir saatte duraktaki
herhangi bir taksiciyle anlaşıp, bulak mağarasına gitmek için yola koyulduk. Bulak mağarasına giren ilk
ziyaretçilerdik. Çok uzun bir mağaraydı. Sular, duvarlara resim çizmişti adeta. Kesinlikle görmeniz
gereken bir yer. Oradan çıktıktan sonra, ince su kemerine gittik. Uzun bir kanyondu burası. İki türlü
inişi vardı. Biz giderken birini, gelirken bir diğerini tercih ettik. Böylelikle iki tarafı da görmüş olduk.
Eşim doğacı olarak en çok burayı beğendi. Muhteşem bir yerdi. Çeşit çeşit kuşlar, kelebekler
uçuşuyor, ağaçlar mis kokuyordu. Çok beğendik ve buradan ayrılmak istemedik. Dönüş yolu biraz
yorucuydu. Ama bunu düşünüp, belirli aralıklara merdivenlerin başına tahta sandalyeler yapmışlardı.
Onları ayrı bir beğendim. Kanyonun piknik için bir alanı var. Şahsi arabalarla gidenler kesinlikle piknik
yapmalı. Kanyondan gönülsüzce çıktıktan sonra az ilerideki kristal terasa gittik. Kristal teras, doğal bir
yapı değil elbette. Turist çekebilmek için yapılmış bir yer. Girişler ücretli elbette. Ama Safranbolu’da
her şey gerçekten çok ucuz. Kristal terasa girmenin bir kişi sınırı var. En fazla otuz kişi girebiliyor ve en
fazla on dakika kalabiliyorsunuz. Sabah çok erken bir saatte gittiğimiz için kimse yoktu. Yine ilk biz
girdik. Teras camdan ve uçurumun üstündeydi. Zemine baktığınızda yüzlerce metre aşağısını
göremiyordunuz bile. Yükseklik korkusu olanlar kesinlikle gitmemeli. Kenarlıklara yaklaştığınızda ister
istemez bir başınız dönüyor. Çok fazla yüksek ve her adımımızda cam yaylanıyor. Bunu bilinçli olarak
yaptıklarını söyleseler de, pek güvenemedik ve hemen çıktık. Yine de görülmesi gereken bir
manzaraya sahip. En son durağımız olan Yörük Köyüne doğru yola koyulduk. Taksicide bu sırada tur
rehberimiz oldu ve yolda gördüğümüz tarihi evler hakkında bilgiler verdi. Yörük köyü aslında
bildiğimiz köydü. Çok az kişi vardı. Bir tane gezi evi bulduk ve içini gezdik. Gezi evi de ücretli tabii.
Sonra en çok tavsiye edilen Yörük Köyü gözlemelerinden yemek için açık olan bir yere girdik. Çok tatlı
bir teyze karşıladı bizi ve patatesli gözlemelerimizi hemen yanımızda yaptı. Bol tereyağlı, mis kokulu
ve aşırı lezzetli gözlemelerden ikişer hatta üçer tane yedik. Yörük Köyünde eski çamaşırhane varmış
orayı görmemizi önerdiler ama çok fazla yağmur yapıyordu gidilmiyordu. Bizde çamaşırhaneyi
görmeden dönüş yoluna geçtik. Yörük köyünden yanımıza patatesli gözlemeler kar kalmıştı. Ertesi
gün dönecektik. Gezeceğimiz yerde kalmamıştı. Ne yapsak diye düşünürken, bir mekanın camında
Safranlı çay yazısını okuduk. Çok merak ettik ve içtik. Sarı bir çay ve belirli bir tadının olduğunu
söyleyemem. Yine de biz beğendik ve Safranbolu’ya gidiyorsanız, safranlı çayını içmelisiniz.
Çarşısındaki ahşap dükkanlardan kendimize el emeği güzel şeyler satın aldık. Her esnafla ayrı ayrı
sohbet edip hayat hikayelerini dinledik. Demirciler çarşısından kendimize güzel süs eşyaları satın
aldık. Sevdiklerimize de tabi ki meşhur Safranbolu evleri şeklinde gece lambaları hediye edeceğiz.
Bizim için en önemlisi de her köşeyi döndüğümüzde ısrarla lokum ikram eden kişiden safranlı lokum
almak oldu. Ayrıca safranlı sabun ve kolonyada satın aldık. Valizimi doldurup dönüş yoluna geçtik.
Biz Safranbolu’yu çok beğendik. Gezilecek görülecek muhteşem bir yer. Zamanda yolculuk yapmak
isteyenlerin ilk duraklarından birisi olmalı Safranbolu. İnsanları, evleri, yiyecekleri, eşyalarıyla
gerçekten tarihi bir miras. Buraya geldiğimiz için hiç pişman olmadık. Belki egenin serin sularını
atamadık bu yaz kendimizi ama zamanda yolculuk yaptık. UNESCO’nun koruma altına almasının
sebebini gittiğinizde göreceğinize eminim. Gideceklere tavsiyelerimiz, arabanızla gitmeniz rahat
ulaşım için büyük avantaj olacaktır. Son olarak közde kahve içmeden de gelmeyin.