Osman Gazi’nin Rüyası

Moğol istilası ile Anadolu’da bulunan Selçuklu devleti de parçalanmış ve beylik denilen küçük devletler kurulmuştur. Aydın oğlu Mehmet Bey ege bölgesinde kurduğu beyliğinin başkentini Birgi’de inşa etti. Mehmet Bey burada bilim adamlarını toplayarak yeni eserler yazdırdı ve bazı klasik eserleri de Türkçeye çevrilmesini sağladı. Yine bu bölgeye yakın bir alanda bulunan Osmanlılar beyliği söğüt yaylasında kurulmuştur. Osmanlıların ilk başkenti Bursa’dır.

14.yy’da Osmanlılar beyliği Anadolu’da hızla yayılıyordu. Osman Gazi Şeyh Edebali’nin evinde gördüğü rüyasında göbeğinden dev bir ağacın büyüdüğünü görür. Şeyh Edebali de bu ağacın onun sülalesini temsil ettiğini ve gelecekte neler olacağına işaret ettiğini söyler. Osman Gazi daha sonra Şeyh Edebali’nin kızı ile evlenir ve Osmanlı hanedanlığının tohumlarını eker.

14.yy’dan sonra Osmanlılar Anadolu’da egemen bir devlet olmuşlardır ve burada kalıcı yapılar inşa etmişlerdir. Yaptıkları eserler ile burada kalıcı olduklarını göstermişlerdir. Daha sonrasında sınırlarını batıya doğru genişleterek Edirne’yi almışlar ve burayı başken olarak ilan etmişlerdir. Osmanlıların bu ilerleyişi Bizans ve Kostantinopolis üzerindeki baskısının artmasını sağlamıştır.

Osman Gazi ile başlayan büyük Osmanlı rüyası varisi İkinci Mehmet tarafından gerçeğe dönüştürüldü. İkinci Mehmet henüz 21 yaşında iken 1453’te İstanbul’u kuşatır. 53 günlük bir kuşatmanın ardından 29 Mayıs 1453’te İstanbul’ şehri fethedilmiştir. Daha sonra Fatih Sultan Mehmet kutsal bilgelik kilisesi olarak adlandırılan Ayasofya Camiine giderek burayı İslami bir merkez haline getirmiştir. Sultan Mehmet şehre camiler yaptırarak Osmanlının yeni başkenti haline getirdi. Bu dönemde inşa edilen kapalı Pazar günümüzde bile dünyanın en büyük kapalı pazarı haline gelmiştir.

Osmanlılar hem batıya hem de doğuya doğru ilerlemeye ve sınırlarını genişletmeye devam etti. Giderek büyüyen bu imparatorluk tek bir merkez olan İstanbul’dan yönetilmekteydi. O dönemde inşa edilen Topkapı Sarayı ile Osmanlı imparatorluğunun yönetimi bu sarayda yapılmaya başlanıldı. Sarayda bulunan haremde kadınlar yetiştiriliyor ve saraydaki erkeklerle evlendiriliyordu. Haremdeki kadınlar yönetimde giderek söz sahibi olmaya başladılar.

Roma İmparatorluğu

Haritaya baktığımızda çizmenin ortasında bulunan bu kent tarihin gördüğü üç imparatorluktan ilkine yani Roma İmparatorluğu‘na merkez olmuştur. Veya kendilerinin deyimiyle Senatus populusque Romanus (Roma Halkı ve Senatosu). Diğer iki imparatorluk ise Osmanlı ve İngiltere imparatorluklarıdır.

Benim aksime bu üç imparatorluktan ilk sıraya İskender imparatorluğunu koyanlar olabilir. Roma’dan önce Makedonyalı İskender’in Doğu’ya yaptığı genişleme Ortadoğu’nun dar geçitlerinde ve büyük kültüründe sıkışarak başladığı yere geri dönmüş lakin Roma’nın ortaya koyduğu medeniyet yüzlerce yıldır toplumların hayatını ve uluslararası politikayı değiştirecek kudrette olmuştur. Roma’nın bu medeniyeti ortaya koymasından da öte bir gerçek var ki oda kurduğu medeniyetin hala ayakta olması ve muhtemelen dünya döndükçe yaşayacak olmasıdır.

Peki, nedir Roma İmparatorluğu’nun bu etkisi? Veya Roma denince akla ne geliyor? Çocuklara bu soruyla gitsem hiç şüphesiz Asterix ve Oburix’in mücadelelerini söylerlerdi. Yetişkinlere gitsek beyaz perdeye yansıyanların etkisiyle Ceasar ve Cleopatra’yı, Kartacalı Hannibalı, Gladyatörü veya son günlerin gözdesi olan Spartacus’u söylerler.

Benim Roma’yı tanımlamada kullanacağım ilk şey Roma yollarıdır. Kendi dönemlerin de şehirlerarasında bir atlı arabanın geçebileceği büyüklükte olan yolları inşa etmişlerdir. Daha o çağda Roma’dan İstanbul’a ulaşan bir yolun varlığı; ticarete, ulaşıma ve güvenliğe büyük katkı sağlamıştır. Ama devlet için asıl önemli olan şey yolun ulaştığı yere devlet memurlarının ve askerlerinin de ulaşmasıdır. Buda devletin oradan vergi toplaması demektir. Ayrıca herhangi bir isyan belirtisinde yollar sayesinde hızlıca asker sevkiyatı yapılır ve isyan hareketi bastırılırdı.

Roma’yı tanıyacağımız bir diğer unsur da lejyonlardır. Roma bozkırın evlatlarının atları altında çiğnenene kadar bu askeri sistem döneminin en iyi sistemiydi ve Roma’yı mutlak zafere ulaştırıyordu. Roma bu sistemle sınırlarını Doğu Anadolu, Suriye, bütün Akdeniz Havzası, İspanya, Galya, Orta Avrupa ve İngiltere’ye kadar genişletmiştir. Ve bu sistemle “Roma Barışı” adıyla markalaşan Pax Romanya’yı sağlamıştır. Sağlanan bu barışla Roma vatandaşı olmak cazip bir hale gelmiştir. Vatandaşınsa vergi yani para demek olduğunu herkesçe malumdur.

Tanımlamada kullanacağım bir diğer unsursa su’ dur. Tarih boyunca su medeniyetin ölçüsü sayılmıştır. Suyu bulunduğu yerde kullanmak kolaydır. Bunu ilk çağda insanlar nehir kenarlarına yerleşerek yapmışlardır. Bu durumun bir üst seviyesi kanallarla suyun yönünü değiştirerek suyu köye, şehre veya nerde kullanılacaksa oraya getirmektir. Bunu da çoğu medeniyet yapmıştır. Ancak kanallarla taşınan suyun buharlaşma sorunu vardır. İşte Roma burada devreye girmektedir. İstanbul’da ir semtin adı olan “maslak” Roma’da suyun buharlaşmasının engellemek için yeraltında kanallarla suyun taşındığı sistemin adıdır. (Unutmayalım ki İstanbul’un bir diğer adı Nova Roma yani Yeni Roma’dır.) işte bu sistem Roma’yı en iyisi yapmaktadır.

Roma’yı tanımlayacağım son unsur ise gladyatör oyunları ve bunun Nova Roma(İstanbul)’daki karşılığı olan at arabaları yarışlarıdır. Roma her aman muhteşem ve bir numara değildi. Yenilgilerin, hastalıkların, açlığın ve kıtlığın her devlet gibi Roma’yı da vurduğu zamanlar vardı. Gladyatör oyunlar burada devreye giriyorlardı. Halkı gündelik hayatın sıkıntısından uzaklaştıracak ve halkın düşünmesini engelleyecek yani uyutulmasını sağlamak için biçilmiş kaftandı Gladyatör oyunları. Oyunlar sayesinde toplumsal hafıza belirli aralıklarla silinecek ve halk yönetimi sorgulamayacaktı. Nitekim öle de oldu.

Başlangıçta da belirttiğim gibi Roma’nın ortaya koyduğu medeniyet ve metotlar günümüzde de hala kullanılıyor. Yolu ele alalım; devlet bir yere varlığını hissettirmek istiyorsa yolunu açar, askerini ve memurunu gönderir ve düzenini oraya yerleştirir. Günümüzde bunun adı Demokrasi ve Medeniye(!) götürmek olsa da Roma’nın sistemi devam etmektedir.

Günümüzde iyi bir askeri sistem demek sözü dinlenen bir devlet ve Pax’ı sağlayacak devlet demektir. Pax Ottomana dağıldıktan sonra aynı düzeni Pax Amerikan’la sağlamaya çalışan Amerika her ne kadar eline yüzüne bulaştırsa da metot devam etmektedir.

Asıl üzerinde durmak istediğim konu Gladyatör oyunlarıdır. Günümüz devletleri de halkını uyutmak için çeşitli yöntemler bulmuştur. Bunların başında izleyen insanlar gördüğü lüks hayata özendiren ve kapitalizmin ekmeğine yağ süren TV dizileri var. Diğer bir uyutma ilacı ise; evlilikten modaya, ses yarışmasından magazin dünyasına uzanan TV şovlarıdır. Bu şovlar en az diziler kadar kapitalizmi kutsamakla beraber toplumumuzun ahlak anlayışını da yıkmaktadırlar. Son günlerde bizi öyle bir hale getirdiler ki; Ahmet Bey’le Perihan Hanımın evliliği kızımızınkinden değerli oldu. Ünlü topçuyla ünlü popçunun yaptıklarını izlemek oğlumuzun yediği haltları hoş görmemize neden oldu.

Günümüzde kullanılan uyutma ilaçlarının en büyüğü ve hiç şüphesiz en büyük kitleye ulaşanı futboldur. Günümüz gladyatörleri futbolcular ve arenaları futbol statlarıdır. Nasıl ki Roma’da Collegyum, Doğu Roma’da (İstanbul) Hipodrom var, Türkiye’de TT Arena, İngiltere’de Old Trafford, İspanya’da Santiago Bernabeu inşa edildi ve kitleler uyutuldu.

Bu konuda içinde bulunduğum ülkede gözlemlediğim şeyler daha yerinde ve doğru olacaktır. Ülkemdeki şehit haberlerinin futbol maçı ve oyuncu transferleri kadar değerli olmadığını kanatıyor. Bir kulübün başkanı yaptığı şeyler dolayısıyla içeri düşmüş ve bunu protesto etmek isteyen taraftarın polisle çatıştığı haberini duymak ayrı bir acı olsa gerek. Ülkemde herkesçe malum iki takımın derbisinin olduğu hafta sonu üç şehit verdik, üç ocağa ateş düştü ama halkımızın umursadığı tek şey futboldu.

Vatan savunmasında o askerlerin yüzde biri kadar etkili olmayan bir futbolcunun cenazesine ise yöneticilerimiz dâhil binlerce insan katıldı.

Derbinin olduğu akşam şampiyon olamayan takımın taraftarları dükkânları taşlamış, kaldırımları sökmüş, polisimize saldırmış ve polis otolarını yakmışlardır. Taraftarların bu olaylarıyla Roma’nın ne alakası var diyenler Nova Roma(İstanbul)’daki 532 tarihli Nika isyanından isyanından haberi yok demektir. Biraz bahsedeyim: Şehir valisi dönemin ünlü taraftar grupları olan maviler ve yeşillerden bir kaç kişi tutuklamıştır. Buna sinirlenen taraftar grupları birleşerek İstanbul’u yakıp yıkmışlardır. Şehir binalarının çoğu harap olmuştur. Bunlar arasında; Ayasofya, Aya İrini, hamamlar ve saray kapısı vardır. İki olay arasında benzerlik gerçekten ilginç.

Bütün bunlardan sonra diyebiliriz ki Roma İmparatorluğu yıkılmış ancak metotları ve medeniyeti devam etmiştir. Yukarda zikrettiklerimiz harici de; yargı, mimarlık vs. konularında da Roma’nın rolü büyüktür ancak diğerlerini açıklamak önemlidir diye düşünüyorum. 1453 Mayısında yıkılan Doğu Roma’dan günümüze 550 yılı aşkın bir süre geçti ancak 21. yy ’da dahi Roma İmparatorluğu devletleri ve toplumları etkilemeye devam ediyor.

Aliye Berger

Aliye Berger, 24 Aralık 1903 yılında Şakir Paşa’nın altıncı ve sonuncu evladı olarak İstanbul şehrinde Büyükada’da hayata gözlerini açmıştır. Babası Girit ve Atina’da sefirlik ve valilik yapan Mehmet Şakir Paşa, annesi Giritli Sare İsmet Hanım, amcası Abdülhamit II devri sadrazamı Cevat Şakir Paşa, dedesi Şurayı Askeri Dairesi Reisi Miralay Mustafa Asım Bey’dir. Ressam Fahrelnisa Zeid (doğum yılı 1901) ablası ve Halikarnas Balıkçısı olarak tanınan Cevat Şakir Kabaağaçlı (doğum yılı 1890) abisidir. Diğer ablalarının adları; Hakkiye ve Ayşe Suad’dır.

Aliye Berger Eğitimi

Aliye Berger, ilkokul eğitimine 1909 – 1912 yıllarında Büyükada mahalle mektebinde başladı. Daha sonra Birinci Dünya Savaşı’na kadar Notre Dame de Sion’a devam etti. Okul savaş nedeniyle kapatılınca İstanbul’da Fransızca öğrenim yapan Madame Braggiotti’nin okuluna gitti. Bu arada, resim, müzik dersleri aldı. Aliye’nin öğrenim serüveni 17 yaşında Fransız Büyükelçiliği’nde sınava girip diplomasını almasıyla tamamlandı. Aliye Berger genç yaşlarında Voltaire, August Strindberg, Henrik Ibsen ve Dostoyevski gibi yazarlardan etkilenir, yazar olmak ister.

Berger’in gençlik yıllarında keman çaldığı, hiç resim yapmadığı bilinir. Kendisinin anlattığına göre çocukluk ve gençlik yıllarında üç kez resimle ilgilenir. Resme karşı ilk sevgisini babasının kitaplarını karıştırırken Çin resimlerini gördüğünde duyar. Ağabeyi Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın İtalya’dan gelirken getirdiği çıplak kadın resimlerini gördüğünde resim sanatı ikinci kez ilgisini çeker. Babası Şakir Paşa bu resimleri gördüğünde çok kızar, köşkün her yerinden kaldırır. Aliye Berger çocukluk yıllarında gizlice tavan arasına çıkarak bu resimleri seyreder. Üçüncü kez ilgisi ise 17-18 yaşlarında iken ablası Fahrelnisa Zeid, Büyükada’daki evlerinin bahçesinde resim yaparken bayılınca boyaları ve tuvali bahçede bırakıp içeriye götürülünce açığa çıkar.

Aliye Berger, ablasının içeriye taşınması üzerine onun palet, fırça ve boyalarıyla baş başa bahçede kalmıştı. Böyle bir anda, içinde resme karşı bir kıpırdanma olmasına karşın, ressamlığa başlaması; Karl Berger’ in ölümünden sonra, kaybının acısına dayanamadığını gören ablası Fahrelnisa Zeid’ın onu alarak Avrupa’ya götürmesiyle başlar.

1920 yılında Halife II. Abdülmecid Efendi’nin çağrısıyla İstanbul’a gelip, saray mensuplarına müzik hocalığı yapan Macar keman virtüözü Karl Berger’den keman dersleri almaya başlayan Aliye hocasına aşık olur. 1924 yılında Aliye Berger 21 yaşında iken hocası Karl Berger ise otuzlu yaşlarındadır. Karl Berger, işinde isim yapmış, yakışıklı ve felsefeye meraklı oluşuyla öğrencilerini etkileyen bir yapıya sahiptir. Çok geçmeden Aliye de bu etki alanına girer ve hocasına aşık olur. Çapkın olan Karl Berger’in başka ilişkileri de vardır; bunu bilen ve Aliye’nin durumunu fark eden ablaları Hakkiye ve Ayşe Hanım, Aliye’yi uyarırlar. Ancak Aliye ablalarına “Berger benimle evlenecek!” diyerek rest çeker.
“Bize müzik dersi vermek için gelirdi. Birinci görüşümde değilse, ikinci görüşümde vuruldum ona. Yıldırım çarpmışa döndüm. Ve iyiye, güzele doğru değiştim. Hırçındım, uysal oldum. İçime dönüktüm, dünyaya açıldım. Brahms (Johannes Brahms), Beethoven (Ludwig van Beethoven), Bach’ı (Johann Sebastian Bach )onunla yeniden keşfettim. Dostoyevski’de, Ibsen’de, Strindberg’de yeni anlamlar buldum onunla.”

Ailesi haklı çıkar ve Karl Berger Aliye’den uzaklaşmaya başlar, adı bir başka kadınla anılır. Bunu fark eden Aliye, bir gece elinde tabancayla Karl Berger’in bulunduğu eve gider ve kapıyı açan kişiye silah çeker, kurşun hizmetliyi (bazı kaynaklarda kadını ya da annesini gibi farklı kişileri) yaralar. Aliye 35 gün hapis cezasına çarptırılır, ancak doktor raporlarına göre suç asabiyetle işlenmiştir ve ailenin de sicili göz önüne alınarak Aliye serbest bırakılır. Bu olay, onun Karl’a olan sevgisi karşısında yapabileceklerinin sınırsızlığını gösterir. Aliye Berger, dindar annesine karşı bir müddet gizli de olsa Karl Berger ile birlikte yaşar. Yirmi üç yıllık beraberlik ne yazık ki Karl Berger’in ölümünden 6-7 ay kadar önce resmileşir. Karl Berger 1947 yılında ülkesine konser vermek için Ada iskelesine giderken sokakta kalp krizi geçirerek ölür.

Beraberlikleri boyunca eşiyle felsefe okuyan, ev dekorasyonu ile ilgilenip eşine kıyafetler diken Aliye Berger resimle ilgili değildir. Ancak Karl Berger’in ölümünden sonra yaşadığı acıyı unutmak için, 1947 yılında Londra’da ablası Fahrelnisa Zeid’in yanına gider, burada gravürle tanışır ve hüzünlü anılarını metal plakalar üzerinde kazır. John Buckland Wright’ın atölyesinde eğitim alır. Wright, Yeni Zelanda’da kendi kendini yetiştirmiş bir sanatçı olarak Londra ve Paris’te çalışmış özgün baskı alanında ismini duyurmuştur. Aliye Berger, Wright’ın atölyesinde resim ve heykel çalışmaları yapar. Heykelden ziyade gravür çalışmalarındaki başarılı uygulamaları, sanatçıyı gravüre yönlendirir. Çeşitli desen ve yağlıboya çalışmaları da mevcuttur.

1951 yılında döndüğü İstanbul’da 140 parça gravürden oluşan, sanat çevrelerinin dikkatini çeken ilk kişisel sergisini açtı.

O yıllarda Türkiye’de gravür çok yaygın değildir. Geçimi için manzaralar, tebrik kartları çalışır, ancak küçük gravürler zor satılır, halk siyah-beyaza alışkın değildir. Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın da yaşadığı Narmanlı Han’a yerleşir.

Gravür kazma sürecinde, her zaman hayatında yer etmiş acıları, sevinçleri, anıları ve yaşamından kesitleri ortaya çıkarmaya çalışmıştır. Küçük-büyük boyutlu gravürler, Berger’in iç dünyasını, yaşamını yansıtır. Kimi zaman fantastik kimi zaman gerçekçi bir yaklaşımla ele aldığı gravürlerinde, dışavurumcu bir anlatımı açığa çıkarmaktadır.

1954 yılında AICA (Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Birliği) Kongresi nedeniyle Yapı Kredi Bankası’nın düzenlediği Türkiye’de İş ve İstihsal konulu resim yarışmasında birinciliği Aliye Berger’in “Güneşin Doğuşu” adlı resmi kazandı.

Aliye Berger’in gravürlerinin yaygınlaşmasında Ferit Edgü’nün payı vardır. Edgü, Füreya Koral arşivindeki gravür kalıplarını tekrar bastırır ve bu baskılar, gravürlerin tanınmasında önemli rol oynar.

Aliye Berger desen ve yağlı boya resimler yaptıysa da çoğunlukla oyma baskı tekniğinde, siyah-beyazın ara tonlarında yapıtlar verdi. Aliye Berger, gravürlerini sadece kağıt üzerine basmaz. Tülbent, zımpara kağıtları ve kasap kağıtları gibi farklı malzemeler üzerinde de dener. Bu yönüyle, sanatçının özgün ve serbest bir anlatım dili yakalama çabasında olduğunu söylemek mümkündür. Basılı malzemeler kullanarak, farklı dokular üzerindeki gravürün etkisini görmeye çalışır. Aliye Berger, bu gravür kalıpların üzerinde deneysel çalışmalar yaptığı için kendine özgü bir anlatım dili oluşturmuştur. Kendi ifadesiyle de “Öylesine ki, kazıdığım her gravürü, bir baskıdan, öbür baskıya küçük değişikliklerle geçirdim. Birbirinin aynı, belki hiçbir gravürüm yoktur” der. bazı gravürlerinde, loş ortam ve solmuş çiçekler görülürken, bazılarında canlı çiçekler, Büyükada’dan manzaralar, deniz kıyısı ve aydınlık bir atmosfer vardır. Yaşamının her dönemini gravürlere yansıtmıştır. Ölüm-yaşam gravürlerinin çoğunda görülür.

Yaşamı boyunca dünyanın çeşitli kentlerinde on iki özel sergi açtı, kırk sekiz karma sergiye katıldı.

Aliye Berger, 9 Ağustos 1974 tarihinde İstanbul, Büyükada’da 71 yaşında hayatını kaybetti.

Ölümünden sonra yapıtları çeşitli defalar sergilenmiştir. En büyükleri, 16 Ekim- 1 Kasım 1975 tarihleri arasında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde düzenlenen sergi ile Yapı Kredi Bankası’nın 11 Şubat-6 Mart 1988 tarihleri arasında düzenlediği sergidir. Sanatçının İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nde dört, Albertina Müzesi’nde de üç yapıtı sergilenmektedir.

Martin Luther King Jr. Günü

Martin Luther King Jr. Günü (resmen Martin Luther King, Jr. Doğum , ve bazen MLK Günü olarak anılacaktır  ) olduğunu Amerikalı federal tatil doğumunu müjdeleyen , Martin Luther King Jr. Bu üçüncü Pazartesi günü görülmektedir Her yıl Ocak. Kralın doğum günü 15 Ocak’tır . Tatil , Tekdüzen Pazartesi Tatil Yasası uyarınca belirlenen tatillere benzer . Bu tatil için en erken Pazartesi 15 Ocak ve en geç 21 Ocak.

King, federal ve eyalet hukukunda ırk ayrımcılığını başarıyla protesto eden Sivil Haklar Hareketi’ndeki şiddetsiz aktivizmin baş sözcüsüydü . King’in onuruna federal tatil kampanyası , 1968’deki suikasttan hemen sonra başladı . Başkan Ronald Reagan , tatili 1983’te imzaladı ve ilk kez üç yıl sonra gözlemlendi. Başlangıçta bazı eyaletler, tatili bu şekilde gözlemlemeye, ona alternatif isimler vermeye veya diğer tatillerle birleştirmeye direndiler. Resmen 2000 yılında ilk kez 50 eyalette görüldü.

Teklifler

Martin Luther King Jr. Günü’nün tatil olması fikri işçi sendikaları tarafından sözleşme müzakerelerinde desteklendi. King’in ölümünden sonra, ABD Temsilcisi John Conyers ( Michigan’dan bir Demokrat ) ve ABD Senatörü Edward Brooke ( Massachusetts’ten bir Cumhuriyetçi ), King’in doğum gününü ulusal bayram yapmak için Kongre’de bir yasa tasarısı sundu. Tasarı ilk olarak 1979’da ABD Temsilciler Meclisi’nde oylamaya geldi. Ancak, geçiş için gereken sayının beş oy gerisinde kaldı. Muhaliflerin dile getirdiği ana argümanlardan ikisi, federal çalışanlar için ücretli bir tatilin çok pahalı olacağı ve özel bir vatandaşı onurlandırmak için bir tatilin uzun süredir devam eden geleneğe aykırı olacağı idi (King hiçbir zaman kamu görevi yapmamıştı). ABD’de yalnızca iki figür onları onurlandıran ulusal bayramlara sahiptir: George Washington ve Christopher Columbus .

Kısa bir süre sonra, King Center kurumsal topluluktan ve genel halktan destek almaya yöneldi. Müzisyen Stevie Wonder , 1980’de kampanyayı yaygınlaştırmak için ” Mutlu Yıllar ” single’ını yayınladığında ve 1981’de Barış İçin Miting’e ev sahipliği yaptığında, bu stratejinin başarısı pekişti . Yasanın kabulü için Kongre’ye bir dilekçe için altı milyon imza toplandı, The Nation’da 2006 tarihli bir makalede “ABD tarihindeki bir sorun lehine en büyük dilekçe” olarak adlandırılıyor. 

Senatörler Jesse Helms ve John Porter East (her ikisi de Kuzey Carolina Cumhuriyetçiler ) tatil için muhalefeti yönetti ve King’in böyle bir şeref alacak kadar önemli olup olmadığını sorguladılar. Helms, King’in Vietnam Savaşı’na muhalefetini eleştirdi ve onu “eylem odaklı Marksizmi ” benimsemekle suçladı .  Helms , yasa tasarısı aleyhinde bir suç duyurusunda bulundu ve 3 Ekim 1983’te, King’in komünistlerle dernekleri olduğunu iddia eden 300 sayfalık bir belgeyi Senato’ya sundu . Demokratik New York Senatörü Daniel Patrick Moynihan belgeyi bir “pislik paketi” ilan etti, Senato’nun zeminine attı ve üzerine bastı.

Federal Geçiş

Başkan Ronald Reagan , maliyet endişelerini gerekçe göstererek başlangıçta tatile karşı çıktı. Helms’in King’in bir komünist olduğu yönündeki suçlamaları hakkında yorum yapması istendiğinde, başkan daha önce mühürlenmiş olan FBI gözetim kayıtlarının nihai olarak serbest bırakılmasına atıfta bulunarak “Otuz beş yıl içinde öğreneceğiz, değil mi?” Dedi .  Ancak 2 Kasım 1983’te Reagan , Indiana Temsilcisi Katie Hall tarafından King’in onuruna federal bir tatil yapılması için önerilen bir yasa tasarısını imzaladı .  2 Ağustos 1983’te Temsilciler Meclisinde son oylama 338-90 idi ( Demokratik Kafkasya Meclisi’nde 242–4 ve Cumhuriyetçi Meclis Konferansı’nda 89-77)) mevcut veya çekimser oy kullanan 5 üye ile,  19 Ekim 1983 tarihinde Senato’da son oylama 78-22 ( Senato Demokratik Kafkasya’da 41–4 ve Senato Cumhuriyet Konferansı’nda 37-18 ) her iki veto kenar geçirmez. Tatil ilk kez 20 Ocak 1986’da görüldü . Ocak ayının üçüncü Pazartesi günü kutlanır.

Tasarı ayrıca, tatilin uygulanmasını denetlemek için Martin Luther King Jr. Federal Tatil Komisyonu’nu kurdu ve King’in karısı Coretta Scott King , Mayıs 1989’da Başkan George HW Bush tarafından ömür boyu bu komisyonun üyesi yapıldı

Eyalet Düzeyinde Geçiş

King’i onurlandıran federal tatil 1983’te imzalanmış ve üç yıl sonra yürürlüğe girmiş olsa da, her ABD eyaleti, New Hampshire yasama meclisinin “Sivil Haklar Günü” nü oluşturduğu ve yasayı kaldırdığı 1991 yılına kadar, Ocak tatilini eyalet düzeyinde yapmayı seçmedi. Nisan ” Oruç Günü “.  1999’da New Hampshire , ilk olarak Ocak 2000’de kutladıkları King’in ardından bir tatil adını veren son eyalet oldu – bu isimle günün ülke çapında ilk kutlaması.

1986’da, bir Demokrat olan Arizona Valisi Bruce Babbitt , görevden ayrılmadan hemen önce bir idari emirle Arizona’da ücretli bir MLK tatili yarattı, ancak 1987’de, Cumhuriyetçi halefi Evan Mecham , bir başsavcının Babbitt’in emrinin yasadışı olduğu yönündeki görüşüne atıfta bulunarak Babbitt’in göreve gelmesinden günler sonra karar. O yılın ilerleyen saatlerinde Mecham, Ocak ayının üçüncü Pazar gününü, ücretsiz bir tatil olmasına rağmen Arizona’da “Martin Luther King Jr. / Sivil Haklar Günü” olarak ilan etti. [19] 1990’da Arizona seçmenlerine eyalet çalışanlarına ücretli MLK tatili verilmesi konusunda oy verme fırsatı verildi. Aynı yıl, Ulusal Futbol Ligi , Super Bowl XXVII’yi taşımakla tehdit etti.MLK tatilinin reddedilmesi durumunda 1993 yılında Arizona için planlanan. [20] Kasım seçimlerinde, seçmenlere iki Kral Günü seçeneği teklif edildi: Ücretli resmi tatiller listesinde Columbus Günü’nün yerini alan 301 sayılı Önerme ve Lincoln’ün ve Washington’un doğum günlerini, yer açmak için tek bir ücretli tatilde birleştiren Önerme 302 MLK Günü. Her iki önlem de geçemedi, seçmenlerin yalnızca% 49’u iki seçenekten daha popüler olan Prop 302’yi onayladı; oy verenler bazı rağmen “hayır” 302’deki “evet” Prop 301 oylanacak  Sonuç olarak, durumu ardından gerçekleştirildi konak Super Bowl XXVII, şans kaybetti Rose Bowl içinde Pasadena, California . 1992 referandumunda seçmenler, bu kez ücretli bir Kral Günü için yalnızca bir seçenek sunarak tatilin eyalet düzeyinde tanınmasını onayladı.

2 Mayıs 2000’de Güney Karolina valisi Jim Hodges , King’in doğum gününü resmi bir tatil yapmak için bir yasa tasarısı imzaladı. Güney Carolina, günü tüm eyalet çalışanları için ücretli tatil olarak kabul eden son eyaletti. Tasarıdan önce, çalışanlar Martin Luther King Jr. Gününü veya üç Konfederasyon tatilinden birini kutlamak arasında seçim yapabiliyordu.

Alternatif isimler

Şimdi tüm eyaletler tatili gözlemlerken, bazıları Kralın adını vermedi. Örneğin, New Hampshire’da tatil, Eyalet Yasama Meclisinin tatilin adını Martin Luther King Günü olarak değiştirmeyi oyladığı 1999 yılına kadar “Sivil Haklar Günü” olarak biliniyordu.

Birkaç eyalet daha King’in doğum gününü anma törenlerini diğer kutlamalarla birleştirmeyi seçti:

  • In Alabama : ” Robert E. / Martin Luther King Doğum”.
  • In Arizona : “Martin Luther King Jr./Civil Hakları Günü”.
  • In Arkansas : Bu “Martin Luther King, Jr.’ın doğum günü ve olarak bilinen Robert E. Lee’nin Doğum Dr Martin Luther King’in” devlet tatil adını değiştirdi Mart 2017 yılında” 1985 den 2017 Mevzuatına, Jr.’ın Doğum Günü “ve Lee’nin anma törenini Ekim’e taşıdı.
  • In Idaho : “Martin Luther King Jr Idaho İnsan Hakları Günü “.
  • In Mississippi : “Martin Luther King ve Robert E. Lee’nin Doğum”.
  • In New Hampshire : “Martin Luther King Jr Sivil Hakları Günü”.
  • In Virginia : o kadar biliniyordu Lee-Jackson-King Günü kurulmuş olan King’in doğum gününü birleştiren Lee-Jackson Günü . 2000 yılında, Lee – Jackson Day, Martin Luther King Jr. Günü’nden önceki Cuma gününe taşındı ve Martin Luther King Jr. Day’i kendi başına bir tatil olarak belirledi.  Lee-Jackson günü 2020’de elendi.
  • içinde Wyoming : o “Martin Luther King Jr./Wyoming Eşitliği Günü” olarak bilinir. Wyoming yasama meclisindeki ilk siyah kadın olan Liz Byrd , 1991 yılında Wyoming’in MLK gününü ücretli bir devlet tatili olarak tanıması için bir yasa tasarısı çıkardı, ancak akranları aksi takdirde geçemeyeceği için isimden ödün verdi.

Virginia Woolf Kimdir?

Virginia Woolf, 25 Ocak 1882 yılında doğmuş  ve 28 Mart 1941yılında hayata gözlerini yummuş İngiliz feministyazarromancı ve eleştirmendir.

Virginia Woolf’un İlk yılları ve çocukluğu

 

1882 yılında İngiltere’nin (Birleşik krallık) başkenti Londra‘da doğmuş olan Virginia WoolfVictoria devri‘nin çok iyi bilinen yazarlarından Sir Leslie Stephen‘ın kızıydı. Annesi ve babası daha önceleri başka insanlarla evlilikleri olmuş, dul kaldıktan sonra ise yeniden bir araya gelmişlerdi. Her ikisinin de ilk eşlerinden çocukları vardı. Sir Leslie Stephen’ın ilk karısı, ünlü romancı William Makepeace Thackeray‘nın kızıydı. Thackeray’nın karısı ise akıl hastası olduğundan, Leslie Stephen’ın bu kadından olan kızı Laura, anneannesine çekmiş, yirmi yaşında bir akıl hastanesine kapatılmıştı. Virginia’nın annesi Julia Duckworth ile Leslie Stephen’ın beş çocukları oldu. Yaş sırasıyla Vanessa, Julian, Thoby, Virginia ve Adrian. Virginia on üç yaşındayken annesi ağır bir grip geçirerek ölmüştür. Woolf, o yıllarda kadınların ikinci planda kalması nedeni ile okula gönderilememiş fakat babası yardımı ile kendini geliştirmiştir.

Kızkardeşi Vanessa Bell daha çocukken  ressam olmaya, Virginia Woolf ise küçüklükten buyana bir yazar olmaya karar vermiştir. Kendisini babasının kütüphanesinde geliştiren Virginia Woolf, 1895 yılında bir gazetede kısa hikâyelerini bastırır.

Özellikle, Viktorya tarzı yaşam tarzına karşı olan Virginia Woolf, yazılarında  özellikle bu hayat tarzı şeklinden bahseder.

Bloomsbury Grubu

 

Lytton Strachey ve Virginia Woolf, 1923.

1904’te babasının ölümünden sonra kardeşleriyle Bloomsbury’ye taşınması ise hayatında ciddi bir dönüm noktası olmuştur. Bloomsbury grubu içinde birçok ünlü edebiyatçıyı barındıran ve cinsel konulardaki özgürlükçü tavırlarıyla tanınan bir grup entelektüelden oluşuyordu. Grupta bulunan birçok kişi eşcinsel ya da biseksüeldi. İnsanlar onları etik bir grup olarak görüyorlardı. Grupta John Maynard KeynesE. M. ForsterRoger FryDuncan Grant ve Lytton Strachey gibi ünlü kişiler vardı. Woolf, 1909’da bir süreliğine Lytton Strachey ile nişanlanmıştır.

Virginia Woolf’un  Evliliği

Virginia Woolf 1912 yılında Leonard Woolf ile evlenmiştir. Leonard Woolf eşi için bir basımevi kurmuştu ve bu da Virginia Woolf’un yazdığı kitapları yayımlatması için bir fırsat olmuştu.

Virginia Woolf’un  Ölümü

Perde Arası romanını yazdığı sıralarda artık kendini yeterince yetenekli hissetmiyor, yeteneğini kaybettiğini düşünüyordu. Her gün savaş korkusu ve yeteneğini kaybetmenin vermiş olduğu stres, dehşet ve korku sonucu ruhsal bunalıma girmiş, 28 Mart 1941’de içinde bulunduğu duruma daha fazla dayanamayıp evlerinin yakınlarında bulunan Ouse nehrine ceplerine taşlar doldurarak atlayıp intihar etmiştir. Virginia Woolf, geride iki intihar mektubu bırakmıştır. Birisi kardeşi Vanessa Bell’e diğeri ise kocası Leonard Woolf’a.

Leonard Woolf’a, 18 Mart 1941

“Sevgilim, yine çıldırmak üzere olduğumu hissediyorum. Yaşadığım o korkunç anlara geri dönemem artık. Ve ben bu kez iyileşemeyeceğim. Sesler duymaya başladım. Odaklanamıyorum. Bu yüzden yapılacak en iyi şey olarak gördüğüm şeyi yapıyorum. Sen bana olabilecek en büyük mutluluğu verdin. Benim için her şey oldun. Bu korkunç hastalık beni bulmadan önce birlikte bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemezdim. Artık savaşacak gücüm kalmadı. Hayatını mahvettiğimin farkındayım ve ben olmazsam, rahatça çalışabileceğini de biliyorum. Bunu sen de göreceksin. Görüyorsun ya, bunu düzgün yazmayı bile beceremiyorum. Söylemek istediğim şey şu ki, yaşadığım tüm mutluluğu sana borçluyum. Bana karşı daima sabırlı ve çok iyiydin. Demek istediğim, bunları herkes biliyor. Eğer biri beni kurtarabilseydi, o kişi sen olurdun. Artık benim için her şey bitti. Sadece sana bir iyilik yapabilirim. Hayatını daha fazla mahvedemem. Bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemiyorum.”

Virginia Woolf’un Yazarlığı

Bir profesyonel olarak 1905’lerde yazmaya başlayan Virginia Woolf’un ilk kitabı olan The Voyage Out (Dışa Yolculuk) 1915’te yayınlanmıştır. Bu kitabın yazımı çok uzun sürmüş, bir yıl içinde üç kez tekrar yazılmıştır. Özelllikle annesinin ölümünü yenmesi ile ilgili olan bu kitap ilginç olduğu kadar etkileyicidir.

Gece ve Gündüz, Virginia Woolf’un ikinci romanıdır. Woolf’un “bilinç akışı” tekniğini kullandığı daha sonraki modern deneysel romanlarından farklı olarak klasik gerçekçi üslûpla kaleme aldığı bu eser, olay örgüsü, gerçek mekân tasvirleri ve titizlikle betimlenmiş karakterleri, dönemin atmosferini yansıtan özellikleriyle dikkat çekiyor.

1920’de yayımlanan roman, daha sonraki eserlerinin habercisi olarak, nesnel gerçekliğin ve tarihselliğin insan bilincindeki yansımalarını birbirinden oldukça farklı karakterlerde ustalıkla canlandırıyor.

Roman, I. Dünya Savaşı öncesi Londra’sında geçer. Woolf, dönemin entelijansiyasını, fikir ve ruh dünyasını mizahî ancak sıcak, insanî bir dille anlatır. Kadın hakları, sınıfsal farklılık, aşk, evlilik ve özgürlük gibi meseleleri, karakterlerinin yaşamları, mücadeleleri, umutları, acıları ekseninde tartışıyor. Gece ve Gündüz, Katharine, Mary ve Ralph’in hakikat arayışlarında tanık olduğumuz modern insanın yazgısı, bir başkasını anlama çabası üzerine duygulu ve derin bir metin.

“Virginia Woolf, 1931’de yayımladığı Dalgalar’ı yazarken ise, bu kitapla o güne değin hiçbir başka romancının göze alamayacağı değişik şeyleri yapmak istediğini, bu romanın o güne değin yazılan hiçbir başka romana benzemeyeceğini biliyordu. (…) Çünkü Dalgalar, ‘hem düzyazıyla kaleme alınacak, hem de şiir olacaktı; hem roman olacaktı, hem de tiyatro oyunu.

Virginia Woolf, Dalgalar’da dış dünyayı yok eder. Üç erkek ve üç kadının çocukluklarından yaşlılık dönemlerine kadar tüm hayatlarının anlatıldığı kitapta dış dünya nesnel olarak değil, ancak kişilerin iç dünyalarına yansıdığı kadarıyla verilir. “Bir olay örgüsüne uyarak değil, bir ritme uyarak” yazılan kitap, “şiir olmayan herhangi bir şey edebiyata neden girsin ki” diyen Woolf tarafından iki yıl içinde üç kez yazılır ve dalgaların sesine uydurularak, şiir gibi yüksek sesle okunarak düzeltilir… Gerçekçi roman geleneğinden tam bir kopuşu temsil eden Dalgalar, bilinç akışı tekniğiyle yazılan romanların en önemlilerinden biridir.” (İletişim Yayınlarından çıkan baskısının arka kapak yazısından)

Mrs. Dalloway‘se ünlü yazarın adıyla anılacak ‘bilinç akışı’ tekniğinin en başarılı örneklerinden biridir.

Eşcinsel olan Virginia Woolf’un eserlerinde eşcinsel yakınlıklarına bol bol rastlanır. Yazarın öteki romanlarına benzemeyen, tümüyle özgün bir düşünce ürünü olan Orlando isimli romanı bir aşk mektubuyla beraber o dönemdeki sevgilisi Vita Sackville-West‘e adanmıştır.

1929 tarihli “Kendine Ait Bir Oda” feminist hareketin klasik bir kitabı olarak kabul edilir.

Kadın hareketinin elden düşürmediği önemli kitaplardan biri olan Kendine Ait Bir Oda, Virginia Woolf’un belki de en kolay okunan kitabıdır. Çünkü konu çok somuttur: “Kadın ve Edebiyat.”

Erkeklerin kadınlara bıkıp usanmadan tekrarladıkları ‘ezeli’ ve de ‘ezici’ bir soru vardır: “Bizler kadar düşünme yeteneğiniz olduğunu ileri sürüyorsunuz. Madem öyle, neden Shakespeare gibi bir deha çıkaramadınız?” İşte Virginia Woolf bu ‘yakıcı’ soruya, tarihsel ilişkilerin kökenine inip kütüphane raflarında şöyle bir gezindikten ve de kısa bir kadın edebiyatı tarihçesi çıkardıktan sonra esaslı bir yanıt getiriyor. Ve şöyle sesleniyor kadınlara: “Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!..”

Virginia Woolf

Daha sonralarda Virginia Woolf tarafından kaleme alınan Flush’ta bir köpeğin bakış açısı fark edilir.

…güçlü kuvvetli, enerji dolu, yaşama sevinci içinde genç Robert Browning bir bomba gibi patlamıştı Elizabeth Barrett’in sessiz hasta odasında. İngiliz edebiyatının en ünlü aşk öyküsüdür onların aşkı. Tiyatro oyunları yazılmış, filmler yapılmıştır bu konuda. Nasıl mektuplaştıklarıı, Robert Browning’in Wimpole Sokağı’ndaki bir evde divanda yatan Elizabeth’i nasıl görmeye geldiğini, bu ziyaretten sonra üç ay içinde Elizabeth’in mucize kabilinden nasıl yürümeye başladığını, gizlice evlenip Floransa’ya kaçtıklarını herkes bilir. Hatta Virginia Woolf’un The Common Reader’da dediği gibi, İngiliz şiirinin en önemli adları arasında olan bu iki şairden tek dize okumamış olanlar bile! Virginia Woolf’un Flush’ı bu konuda son derece sevimli bir kitaptır. Elizabeth Barrett Browning’in çok sevdiği İtalya’ya kaçarken beraberinde götürdüğü köpeğin yaşamöyküsünü anlatan Flush’da bu aşk öyküsünü bir de o köpeğin açısından görürüz.

Kitaplarının kapaklarında kardeşi Vanessa Bell’in resimleri bulunmaktadır.

Yazar, modernist hareketin en önemli kişilerinden biri olarak tarihe geçmiştir ve roman türünün gelişimine büyük katkıda bulunmuştur.

Kitapları elliden fazla dile çevrilen Viginia Woolf’un bu eserlerinden bir kısmı, Jorge Louis Borges ve Marguerite Yourcenar gibi tanınmış yazarlarca çevrilmiştir.

Virginia Woolf’un Eserleri

Güneşin Doğduğu Yer

Cengiz Han önderliğindeki Moğollar orta Asya’dan doğuya doğru gelerek büyük bir istilanın adımlarını atmışlardır. Bu bölgede bulunan İslam imparatorluğunun da yıkımını hazırlamıştırlar. Maveraünnehir bölgesinde bulunan Buhara şehri bu dönemde İslamiyet’in önemli merkezlerinden biridir. Burada inşa edilen Kalyan minaresi en önemli İslami yapılardan biridir. Cengiz Han 1220 yılında Moğol kabilelerini birleştirerek orta Asya bölgesine doğru hareket etmeye başlamıştır. Cengiz Han bir şehre saldırmadan önce onlara teslim olmaları durumunda burada yaşayan halka zarar vermeyeceklerini aksi takdirde bütün halkı katledeceğini bildirirdi. Bu taktikle bir şehri fethettiğinde bir sonraki şehir sonunu görebildiği için teslim olmayı seçebiliyordu. Buhara şehri de teslim olmayı reddetmiştir. Bunu şehrin çevresini kaplayan yirmi metre yükseklikteki surlara güvenerek yapmışlardır. Ancak Moğol ordusu Buhara şehrini ele geçirerek buradaki halkı katletmişlerdir. Burada yaşayan bütün zenginlerin mallarına el koyulmuş ve şehir yakılmıştır.

Moğol istilası İslam dünyasında giderek bir yıkımı meydana getirmekteydi. Cengiz Han doğu ile batı arasındaki ticareti sağlamayı düşünüyordu. Cengiz Han’ın ölümüyle birlikte imparatorluk her biri ayrı bir bölgeyi kontrol eden dört oğlu tarafından yönetilmeye başlanıldı. İslam dünyasına göre Moğol istilası durdurulamaz bir haldeydi. Bu oğullarından birinin yönettiği ilhanlı hanlığı İslamiyet’i kabul ederek 14.yy’da Anadolu’yu istila ettiler. Ahlat şehrinde Selçuklu Türkleri, ilhanlılar ve Uygurlar bir arada yaşadıkları yapılan kazılarda görülmektedir. Selçuklular ve İlhanlılar İslamiyet’i kabul ederken Uygurlar ise Budist olarak bu bölgede yaşamışlardır. 14.yy’da orta Asya’da bulunan Çağatay Hanlığından çıkan Büyük Timur Sadece Moğol sancağı altında değil aynı zamanda İslam adı altında da mücadele edecektir. Timur’un amacı Cengiz Han’ın oluşturduğu Moğol imparatorluğunu tekrar bir araya getirerek sınırlarını daha da genişletmektir. Timur da Cengiz Han gibi şehirleri acımasızca fethetmeye başlamıştır. Timur Cengiz Han’dan farklı olarak İslam bilim ve kültürünün etkisi altında kalmıştır. Timur zamanında İslam bilim ve kültürü de yükselişe geçmiştir. Timur Semerkant şehrini imparatorluğunun başkenti olarak ilan etti ve bu şehri imparatorluğuna yakışır bir şekilde yapıtlar ile süsledi. Timur sadece büyük bir hükümdar değil aynı zamanda büyük bir Müslüman liderdir. Semerkant şehri de onun döneminde İslam’ın en önemli merkezlerinden biri olmuştur. Timur’un torunlarından Ulubey’in yapmış olduğu gözlem evi ile astronomik gözlemler yapmışlardır. Bu astronomik düzen ile yıldızların koordinatları ve büyüklükleri hakkında bilgiler elde etmişleridir. Greenwich meridyeninin bulunmasından yaklaşık 400 yıl önce Ulubey burada inşa ettiği gözlem evini bir meridyen üzerinde inşa ederek Greenwich meridyeninin bulunmasına katkıda bulunmuştur.

Batıya Doğru Akan Nehir – Kitap Değerlendirme

Avrupa’da batı medeniyeti kavramı ilk olarak yunanlılarla başlamış olup daha sonrada Romalılar tarafından geliştirilmiştir. Roma imparatorluğunun çöküşüyle batı medeniyeti karanlık bir çağa girmiştir. Daha sonra Rönesans döneminde batı medeniyeti tekrar gelişmeye başlamıştır.

Avrupa’daki orta çağ gezginlerinin İslam bilimini keşfetmesiyle Rönesans’ın ilk temelleri atılmıştır. Bu dönemde doğudan akan medeniyet nehri batıya ulaşmıştır. Halep’te bulunan Emevi Cami’sinde bulunan bilim ve astronomik araçlar Müslümanların dini ve bilimi sorunsuzca bir araya getirerek çalışmalar yaptığını ortaya koymaktadır. Orta çağda İslam dünyasında namaz vakitlerini belirlemek için basit araçlardan daha karmaşık teknolojik araçlar ürettikleri görülmektedir. Dini merkezlerde aynı zamanda bilim ve astronomi alanlarında da çalışmalar yapılmasına olanak sağlamışlardır. Müslümanlar İslamiyet’in doğuşuyla beraber yedi yüz yıl boyunca dünyanın bilimsel anlamda liderleri olmuştur. Tıp, astronomi ve mimari alanlarda da bir çok adım atmışlardır. Ortadoğu’da bu dönem İslamiyet’in altın çağı olarak bilinirken, batı daha gelişiminin ilk zamanlarındaydı. Bu dönemde Avrupa’da bilgi kaynağı yönünden eksiklikler bulunmaktaydı. Haçlı seferleriyle beraber bazı araştırmacılar Arap bölgesindeki bilimi öğrenmek amacıyla gelmişti. Bu insanlardan biri de Adelard’tır. Adelard İslam bölgesinde gördüğü dönemin astronomi alanındaki en önemli yapıtı plan Usturlab’ı yazdığı bir risale ile İngilizlere anlatmıştır.

Batı uygarlığı İslam imparatorluğu elinde bulunan Sicilya bölgesine gelerek burada İslam bilim ve kültürüyle ilk kez uzun bir süreli birlikteliği sağlamıştır. Sicilya bölgesinde İslam biliminin batıya ilk olarak aktarıldığının örnekleri mevcuttur. Bunlardan biri de bu dönemde oluşturulmuş olan dünya haritasıdır. Batı ve doğu arasında yapılan savaşlar iki uygarlık arasında bilgi ve kültür akışını sağlamaktaydı. Haçlılar Sicilya bölgesinden sonra ispanya’yı da alarak İslam bilim ve kültürüyle daha yakın bir etkileşim içine girmiştir. Toledo’da Arap eserlerinin Latinceye çevrildiği büyük bir merkez bulunmaktaydı. Toledo’da unutulmuş olan Yunan eserlerinin yanı sıra İslam biliminin eserleri de artık batıya taşınmaktaydı. Bunun etkisi çok hızlı bir şekilde görülmeye başlanıldı.  Yakın bir tarihe kadar karanlık çağda bulunan batı toplumları artık kendilerine yeni bir kültür inşa ediyordu. Bu da Avrupa’nın yeniden doğuşunda İslam imparatorluğunun etkisini gözler önüne sürmektedir. Bu dönemde Avrupa’da yapılan eserlerde İslam biliminin ve matematiğinin etkisi görülmektedir. Aristotales’in eserleri bu dönemde kurulan üniversitelerde okutulmaya başlanıldı. Ancak bu eserleri insanların anlamalarını sağlayacak hale getiren kişi İbn-i Rüşd’tür. Aristotales’in eserlerini yorumlayarak batıya sunmuştur. Floransa şehri dünyanın merkezinin doğudan batıyakaymasında ve Avrupa uygarlığının olgunlaştığı aynı zamanda batının orta çağdan çıkmasını sağlayan yeni fikirlerin ortaya çıktığı bir yerdir.

Orta çağda yaşayan Avrupa’daki bilim adamları Müslüman bilimciler ve filozoflardan gördükleri şeyleri modern dünyayı şekillendirecek bir hale getirdiler.

Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail

Şah ve Sultan: Kitap Yavuz Sultan Selim dönemini etkileyici bir biçimde, harika bir üslupla anlatmış. Osmanlı Devleti’nin en asabi hükümdarı olarak bilinen Yavuz Sultan Selim ve Safevi Devleti şahı Şah İsmail’in arasında ki ilişkiyi derinlemesine ele almış. Kitap içerisinde harika bir üslupla anlatılmış tasvirler okuyucuyu kedisine hayran bırakıyor.  Kitabın bir farklı özelliği de şu ki: iki farklı kişinin ağzından yazılmış. Bir bölümü Şah İsmail’in yakınında bulunan Kamber Can tarafından bir bölümü ise Yavuz Sultan Selim’in yakınında bulunan Can Hüseyin tarafından anlatılmış.

Kitap Kamber Can’ın yanında kaldığı Babaydar’la konuşmasından itibaren başlıyor. Babaydar kamber Can’ı büyütmüş, ona sevgisini vermiş. Onun babası değilmiş bu yüzden Kamber Can ona baba yerine Babaydar diye hitap etmiş. Kamber Can sık sık ailesiyle ilgili sorular sormuş ancak hiçbir zaman yanıt alamamış.

Bir sabah Babaydar Kamber Can’la uzun uzun sohbet eder. Ona bir yıldız torbası hediye eder. Buna yıldızlarını koy ve sakın ha sakı yanından ayırma der. O günden sonra ise Kamber Can’ı Şah İsmail’in yanına götürmek için Şah İsmail’in sağ kolu olan Aka Hasan gelir.Aka Hasan Kamber Can’ı Babaydar’ın evinden alır ve Şah İsmail’e götürür. Yolda ona hep iyi davranır.Kamber Can’ın Babaydar’dan ayrılma üzüntüsünü biraz olsun azaltmak için ona hikayeler anlatır, bir ikiz kardeşi olduğunu ve kendisinin de ondan ayrı oluğunu söyler. Kamber Can aslında Aka Hasan’ı seviştir ama neden Babaydar’ın yanından aldıkları bir türlü anlamamıştır. Şah İsmail’in yanına niye getirildiğine dair kimse bir şey söylememektedir. Ona bir köle gibi davranılmadığı bir gerçektir ama bir efendide değildir.

Kamber Can yavaş yavaş saraya alışmışken bir gün aniden hadım ettirilir. Her olayda olduğu gibi bununda nedenini niçinini bilmemektedir. Bunu yapanı bilse ondan hesabını soracaktır ama kimin emir verdiğini de bilmemektedir.

Zaman böyle ilerlerken Şah İsmail halkın gözünde oldukça iyi bir yere gelmiştir. Halk ona her geçen gün daha da bağlanmıştır, ancak günler geçtikçe ülkenin dirliği bozulmaya başlamıştır. Alevi olmayan suni halk canice kaynar kazanlarda ölüme terk edilmiştir. Meydanda bir sürü kişi öldürülmüştür.  Ancak bunların hepsi halka gözlerini boyayacak bir şekilde anlatılıyordur. Şah İsmail ise tek eşli iken birden fazla eşli hayata geçmiştir. Bir çok baba eş olması için ona kızını getirirken o bunların yanında güzeller güzeli Taçlı Hatun’uda kendine eş olarak isteyip hadım ettirilen Kamber Can’ı da  ona köle tayin etmiştir. Kamber Can bu durumdan oldukça memnundur. Devletin en güzeli Taçlı Hatun’a en yakın olmak işine gelmiştir. Böylece Taçlı Hatun’u yakından tanıma fırsatı eline geçmiştir. Taçlı Hatun’un bir çocukluk aşkı vardır  ve hiçbir zaman kendisini Şah İsmail’e teslim etmez. Hatta bir gün çocukluk aşkı Ömer’in hediye ettiği inciyi Şah İsmailgizlice alıp kulağına küpe yaptırmıştır.

Safevi devletinde günler böyle geçerken Osmanlı devletinde ise Yavuz Sultan Selim Amasya’da şehzadelik yapmaktadır. Babası Şah İsmail’in yaptığı bir çok şeye tepkisiz kalırken o bu duruma çok kızmaktadır. Bunların görmezlikten gelinemeyecek şeyler olduğunu düşünmektedir. Babasına Şah İsmail’e saldırmaları gerektiğiyle ilgili haber göndermiştir ancak karşılığında babasından ters tepki almıştır. Babasının bu olay karşısında tepkisiz kaldığını gören Yavuz Sultan Selim ise Şah İsmail’i yakından görmek için Safevi Devleti’ne gitmeye karar vermiştir. Yanında yoldaş olarak bir tek can dostu Hüseyin vardır.

Safevi Devleti’ne bir derviş olarak gizlice giren Yavuz Sultan Selim ve Hüseyin’i beklemedikleri bir sürpriz karşılar. Hüseyin’in yıllar önce ayrıldığı ikiz kardeşi Şah İsmail’in sağ kolu Aka Hasan’dır. Onları gören Safevi devleti askerleri Hüseyin’i Aka Hasan sanıp yanlarına koşmaya başlayınca Yavuz Sultan Selim tedirgin olmuştur ancak bir aksilik çıkmamıştır. Aka Hasan olayları kontrol altına almak için Hüseyin’in yanına gitmiştir ancak Yavuz Sultan Selim bir şekilde Şah İsmail’in karşısına çıkıp onla satranç oynamıştır. O Sırada ise Şah İsmail’in yanında eşleri ve yakın dostları da vardır. Yavuz Sultan Selim Şah İsmail’i çok yakından tanıma fırsatı bulmuştur ve onu satrançta yenmiştir. Aka Hasan ve Can Hüseyin ise perde arkasından iki lideri izlemektedir. İki ikiz kardeş ve iki ayrı lider. Eğer birisi kılıcına davranacak olsa kim kime dost kim kime düşman belli olmayan bir ortamda Can Hüseyin’in içi kan ağlamaktadır.

Ertesi gün ise Yavuz Sultan Selim Şah İsmail’i yakından görüp amacına ulaştığı için Amasya’ya dönmeye karar verir. Can Hüseyin Aka Hasan’a hiçbir şey söylemeden geri dönmek zorunda kalır ve bunun pişmanlığını günlerce yaşar…

Yavuz Sultan Selim’in Safevi Devletine yaptığı bu gizli gezi duyulduğunda babası çok kızar. Bu fevri hareketi karşısında tahtını şehzade Ahmet’e bırakmaya kalkar ve Yavuz Sultan Selim babasıyla tartışır. Onu iterek düşürür ve babası ‘ Oğul beni zebun ettin, inşallah şir-pençeler elinde can veresin!’diyerek beddua eder. Şir pençe ise aslan pençesi demektir.

Yavuz Sultan Selim’in babası Sultan Beyazid öldüğünde Yavuz Sultan Selim kardeşlerini mağlup ederek tahta geçmiştir ve ilk işi Safevi Devleti’ne sefer düzenlemek için hazırlıklara başlamak olmuştur.Bunu duyan Şah İsmail ise önceleri kendine güvenirken sonra karış karış kaçacak toprak aramıştır. Günlerce kaçmıştır. Bu süre içerisinde Yavuz Sultan Selim Şah İsmail’i arayıp ona mektuplar yazıp mesajlar göndermiştir. Aralarında geçen diyologlar, ilginç hediyeler bunun sadece askeri bir savaş değil aynı zamanda iki büyük liderin zeka savaşı olduğunuda göstermiştir.

Bir gün Yavuz Sultan Selim’e Şah İsmail tarafından hediye sandığıyla birlikte bir mektup gelmiştir. Mektupta her zaman ki gibi bir dörtlük yazmaktadır ve sandığın dibinde insan pisliği vardır. Buna karşılık olarak Yavuz Sultan Selim bir dörtlük, bir sandık dolusu bal göndermiştir ve şöyle demiştir ‘ Biz soframızda ne yersek, onu armağan ederiz.’

Yavuz Sultan Selim başkaldıran alevileri Şah İsmail ise sunni halkı öldürmüştür günlerce. Bu duruma dur demenin zamanı geldiğinde Şah İsmail ne olacaksa olsun deyip Yavuz Sultan Selim’in karşısına Çaldıran’da karşısına çıkmıştır. Çaldıran Savaşı’nda kim kime dost kim kime düşman belli değildir. Can Hüseyin ise hayatı boyunca bedelini ödeyemeyeceği bir hata yapmıştır. Elinde ki silahla, uzaktan seçemediği birisini vurmuştur ve o kişi ikiz kardeşi Aka Hasan’dır. Kardeşini vurmanın bedeli olarak ise Aka Hasan olmaya karar vermiştir. Yani aralarında ki benzerlikten dolayı kimse onu tanımayacağı için Aka Hasan olarak Şah İsmail’in yanında yerini almıştır.

Çaldıran Savaşında Şah İsmail mağlup edilmiştir ve Şah İsmail savaştan eşi Gülizar Begüm ile oğlunu alıp kaçmıştır. Bu ise Taçlı Hatun için bir yıkım demektir. Çünkü Şah İsmail onu savaşın ortasında bırakıp karısıyla birlikte kaçmıştır. Savaş sonunda tüm kadınlar intihar ederken Taçlı Hatun hadım ettirilen köle Kamber Can için hayatta kalmıştır.

Savaştan sonra İstanbul’a getirilen ganimetler, köleler ve kadınlar en iyi şekilde muhafaza edilmiştir. Yavuz Sultan Selim ise Safevi Devleti’nin başkenti Tebriz’e bir vali atayıp İstanbul’a gelmiştir. Şah İsmail’in eşlerinden birisi olduğunu anladığı Taçlı Hatun’u gören Yavuz Sultan Selim Taçlı Hatun’dan etkilenmiştir fakat düşmanının salyasının bulaştığı bir kadına el sürmeyeceği için Taçlı hatun’u bir başkasıyla evlendirmiştir. Ancak kocasıda onun bir emanet olduğunu bildiği için Taçlı Hatun’a el sürmemiştir.

Şah İsmail ise Taçlı Hatun’un hasretiyle yanıp tutuşurken onu Yavuz Sultan Selim’e yar etmektense öldürmeye karar vermiştir. Bunun içinde Hüseyin’i görevlendirmiştir. Ancak Hüseyin İstanbul’a geldiğinde öğrenir ki Yavuz Sultan Selimçıktığı bir sefer sırasında sırtında çıkan aslan pençesi denilen bir çıbanı sıktırdığı için vefat etmiştir. Bu durum karşısında Taçlı Hatun’u öldürmekten vazgeçip Tebriz’e dönmüştür.

Kocası ve gizliden gizliye oşlandığı Yavuz Sultan Selim’in ölümüyle yıkılan Taçlı Hatun yataklara düşmüştür. Yanında ise yine Kamber Can vardır. Kamber Can ise Taçlı’nın aşkıyla eriyip biterken Taçlı son nefesinde Kamber can’a aşkını itiraf eder ve o gün Kamber Can’ın en mutlu günüdür.

Taçlı öldükten sonra yıldız kesesinden ayrılmak isteyen Kamber Can kesenin içinde bir mektup bulur. Bu mektubu Babaydar yazmıştır ve onun ailesini açıklamaktadır. Kamber Can aslında Şah İsmail’in öz be öz yeğenidir. Bu durum karşısında Kamber Can öz amcası Şah İsmail’den biz kez daha nefret eder. Çünkü onu sırf taht kavgası çıkmaması için hadım ettirdiğini anlar. Hak ettiğini alamadığını anlar. Kalan günlerini Taçlı’nın mezarı başında geçirir. Bir gün o mezarın başında bir derviş görür ve nedensiz yere o dervişe her şeyini anlatır. İlgi çekici yanı şu ki; o derviş Taçlı’nın çocukluk aşkı Ömer’dir…

[poll id=”2″]

Atom Bombası – Hiroşima – Nagazaki

Atom bombasıyla ilgili ilk çalışmalar Robert J. Oppenheimer Öncülüğündeki bil grup bilim adamı tarafından 1942 yılının sonlarında başladı. ABD, Kanada ve İngiltere tarafından organize edilen çalışmalar “Manhattan Projesi” olarak adlandırıldı. Nazi Almanyası’ndan kaçan bilim adamlarının katkılarıyla gelişen bu proje, yüzyılın en acımasız buluşunu ortaya koydu. Bu beyin takımında öne çıkan bilim adamları çalışmanın öncüsü Robert Oppenheimer İtalyan bilim adamı Enrico Fermi ve Macar asıllı Leo Szilard’dır. Enrico Fermi, atom bombasının babası olarak anılır.

Başkan Roosevelt atom bombasının derhal yapılmasını talimatını verdikten sonra çalışmalar hızlandırıldı.  Bu projede çalışan bilim adamları çalışmaları en yakınlarından bile saklamışlardı. ABD hükumeti bu konuda tam bir gizlilik ilkesini esas edinmişti. Çalışmalar devam ederken Başkan Roosevelt beyin kanaması geçirerek öldü ve yerine Truman geçti. Bundan sonraki gizli çalışmalar başkan Truman’ın kontrolünde gerçekleşti. Üç yıl süren çalışmalar New Mexico eyaletinin Los Alamos bölgesinde yürütüldü. ilk atom bombası denemesi 16 Temmuz 1945 günü Meksika sınırına yakın bir çöl olan Alamogordo’da gerçekleştirildi. Bu patlamanın şiddeti tahmin edilenin çok üzerinde olmuş ve yaklaşık 20 bin ton dinamitin patlamasına eş değer bir etki görülmüştür.

Atom bombasının İçeriği

Atom bombasında biri doğal, diğeri yapay olan iki tür malzeme kullanılır. Bunlardan doğal olanı uranyum, yapay olanı ise plütonyumdur. Bomba, merkezde uranyum ve plütonyumdan oluşan bir öze sahiptir. Nükleer patlamanın oluşabilmesi için bu özün kritik kütleden büyük olması şarttır. Bu esnada kritik kütlenin üzerindeki maddenin kendiliğinden patlama olasılığı vardır. Bu yüzden patlayıcı madde özü, bombaya çeşitli parçalar halinde yerleştirilir. Bomba ateşleneceği zaman bu parçaların bir araya gelip bir küre Oluşturması gerekmektedir. Bu çeşitli parçaların küre şeklinde birleşmesini sağlamak için Trinitrotoluen yani bildiğimiz TNT, dinamit maddesi kullanılır. Önce TNT patlatılarak, nükleer kütle bir araya gelir ve böylece asıl patlama gerçekleşir.

Hiroşima Atom Bombası – Ağustos 1945: Felaket günü

6 Ağustos 1945, dünya tarihi açısından önemli bir gündür. Bu tarihte dünyadaki en büyük insan katliamlarından birisi yaşanmıştır. 6 Ağustos 1944′ te sekizi çeyrek geçe Hiroşima‘daki ırmağın en geniş kolunun iki yakasını birbirine bağlayan köprünün üzerine, Enola Gay isimli bombardıman uçağı atom bombası bıraktı. Yaklaşık 51 saniye sonra Little Boy, yani tarihteki ilk atom bombası, patlamış oldu. Bomba 600 metre yükseklikteyken hedefine 200 metreden az bir uzaklıkta patladı. Görgü şahitlerinin ifadelerine gere patlama ilk olarak gözleri kör eden bir ışıkla kendini belli etti. Hemen arkasından gelen yaklaşık 300 bin derecelik ısı yaklaşık 3 km çapındaki birçok şeyin yanmasını sağladı. Daha sonra patlamanın etkisiyle başlayan ve saatte 1800 km hızla esen alev rüzgarı çevredeki her şeyi yakıp, yıktı.

İnsanlarda korkunç yanma vakalarına neden oldu. Çevredeki fabrikaları, iş yerlerini ve evleri yıktı, binlerce insanın ölümüne sebep oldu. X ışınları kan damarlarındaki akyuvarları yok ederek, insanlarda ağır anemi krizine yol açtı. Tüm bunlar yaşanırken asıl kalıcı hasarı oluşturacak yağmur birkaç dakika sonra başladı. Yağmurla beraber tüm radyoaktif serpinti bölgeye inmiş oldu. Sadece saniyelerle ölçülebilen çok kısa bir zaman dilimi içerisinde Hiroşima kenti, korkunç bir felakete sahne oldu. Ortaya çıkan ölü ve yaralı sayısı ise dehşet vericiydi. Tek bir bomba yaklaşık 78 bin kişinin ölümüne, 14 bin kişinin kaybolmasına, 40 bin kişinin ağır ve hafif olarak yaralanmasına neden oldu.

9 Ağustos 1945 günü ikinci atom bombası Nagazaki‘ye atıldı. Burada yaşayan halk daha önceden uyarıldığı için ölümler Hiroşima‘ya oranla daha az oldu. İkinci bomba da yaklaşk 36 bin kişinin hayatını kaybetmesine, 40 bin kişinin de yaralanmasına yol açtı. ikinci bombardımandan sonra imparator Hirohito, 14 Ağustos 1945’te teslim oldu.

Hiroşima ve Nagazaki‘de radyasyondan kaynaklanan ölümler 15 Ağustos 1945’den sonra da devam etti. Kaybolan yakınlarını harabeler içinde arayan ve gönüllü olarak kurtarma çalışmalarına katılan birçok kişi farkında olmadan yüksek miktarda radyasyon aldı. Radyasyondan kaynaklanan ölümler çök ciddi boyutlarda ulaştı. Sivil korunmasız halkı ve özellikle çocukları etkileyen bu olay, atom bombasının insanlık için ne kadar büyük bir tehlike olduğunu ortaya koydu.

Nükleer Silahlanma

II. Dünya Savaşı’nın sonunda Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombaları nükleer silahların yıkıcı gücünü tüm gerçekliğiyle ortaya koydu. Little Boy ve Fat Man düştükleri Hiroşima ve Nagazaki’de yüz binden fazla insanın ölümüne neden oldu. Bu saldırı üzerine Japonya savaştan koşulsuz olarak geri çekildi. Nükleer silahların, devletlerin sistemde daha fazla söz sahibi olmaları açısından ne kadar büyük önem taşıdığı anlaşıldı. Bu tarihten sonra ABD artık nükleer silah gücüyle dünyada söz sahibiydi.

Nükleer silahlar diplomasi alanında önemli bir koz sebebiydi. I I . Dünya Savaşı sonunda dengeler yeniden kurulurken kapitalist sistem yani ABD kazanmıştı. Potsdam Konferansında sonuç ABD lehineydi. Sovyet Rusya ise çok ağır şartları kabul etti. 17 Temmuz 1945 günü, ki aynı zamanda Potsdam Konferansının başladığı gündür, ABD New Mexico’da ilk nükleer silah denemesini yaptı. Bu durum iki kutuplu sistemde güç dengesini belirleyen unsurun nükleer silahlar olmasına neden oldu. Bu gücü ABD başkanı Tru man anılarında şöyle özetlemiştir: “Şimdi artık sadece savaşı temelden değiştirmekle kalmayacak, aynı zamanda tarihin ve uygarlığın da seyrini değiştirecek bir silaha sahiptik. ”

1945-1949 yılları arasında ABD’nin nükleer silahlar alanındaki üstünlüğü tartışılmazdı. ilk vuruş yeteneği ABD’nin elindeydi. İlk vuruş yeteneği, bir tarafın Yapacağı büyük bir saldırıyla, karşı tarafın ikinci vuruş kapasitesini yok ederek savaşın kazanılması anlamına gelir. Bu amaçla, karşı tarafın nükleer silahları hedef alınır. Ancak bu sırada Rusya da nükleer silah üretmek için çalışmalarına hızla devam ediyordu. 1949 yılında SSCB ilk nükleer silah denemesini yaptı. Ancak ABD bu yarışı daha da ileri götürerek 1952’de hidrojen bombası yaptı.

Fransız İhtilali

Eşitlik, özgürlük ve kardeşlik adına yapılan Fransız İhtilali, Avrupa tarihinde önemli bir dönüm noktası olmakla birlikte, Avrupa toplumlarının sosyal yaşamlarında yaptığı tahribat en az dile getirilen hareketlerden biridir. Dolayısıyla, devrimin bilinen sebep ve sonuç ilişkilerinden ziyade, toplumsal düzen üzerindeki dejeneretif etkileri üzerinde durmak yerinde olacaktır. 

İhtilalin Fikri Zemini 

  1. yüzylın sonlarına kadar Avrupa düzeni, kendisini ilahi temellere dayandıran bir düzendi. insanlar, bu dünyayı Allah’ın yarattığı geçici bir yurt olarak görüyorlardı. Bu geçici yurtta tek meşru otorite ise ilahi kökenli otoriteydi. Irkçılık, bir ulusun diğerinden farklı ya da üstün olduğu gibi düşünceler insanlara yabancıydı. İktidar monarşilerin ya da derebeylerin elindeydi ve iktidarın babadan oğula aktarılması prensibi yürürlükteydi. Bu aristokrasi sistemi dini bir kaynağa dayanmıyordu, ama yine de iktidar sahipleri hiçbir zaman dini otoriteye karşı gelmiyor ve İlahi kaynaklı düzene uyma sözü veriyorlardı. 

Ancak bu düzenden memnun olmayan, mevcut düzeni kendi menfaatleri önünde engel olarak gören bir kesim vardı. Bu kesim, siyasi otoritenin kendisini İlahi kaynaklarla meşrulaştırmasından şiddetle rahatsızdı. Zira bu sistem, din dışı düzen isteyenler için hiç de uygun bir zemin değildi. Bu engelin ortadan kaldırılabilmesi ise, ancak kurulu Avrupa düzenini kökünden değiştirmekle mümkün olabilirdi. Politik, sosyal ve ekonomik yönden, Batı yeniden şekillendirilmeli ve özellikle dini otoriteden koparılmalıydı. insanların zihnine dini inançları güçlü kılan düşünceler yerine, dünyevi bir anlayış yerleştirilmeliydi. Bu sosyopolitik değişimin gerçekleşebilmesi için sadece hükümetlerin değişmesi, krallıkların devrilmesi yeterli değildi. Toplumun düşünce yapısının ve bireylerin zihinlerinin de değişmesi gerekiyordu. Bunun için dini inançlar zayıflatılırken, insanlara da yeni kimlikler Verildi. İnsanlar bir dini cemaatin mensubu olmaktan çıkıp, sadece birer “yurttaş” haline getirildiler. C Yurttaş” tanımı, zamanla yeni bir ideolojik düzenlemeyle “yoldaş”a da dönüşecektir.) 

işte bu değişim sürecinde Aydınlanma felsefesi ve Fransız Devrimi en büyük rolü oynadı. Aydınlanma, Avrupa’nın Katolik dünya anlayışından koparken, Onun yerine din dışı dünya anlayışının yerleştirildiğini göstermesi; Fransız Devrimi ise bunun için kullanılan yöntemleri açığa vurması bakımından dikkatlice incelenmelidir.

Aydınlanma felsefesinin dejenere ettiği Avrupa Toplumları 

Avrupa toplumları Aydınlanma felsefesiyle tanışana kadar, bu toplumların aklında pek fazla çözülmemiş sorular yoktu. insanın ne olduğu, hayatın ne anlam taşıdığı, insanın nasıl doğruyu bulabileceği ve neyin doğru, neyin yanlış olduğu konusunda farklı düşünceler taşımıyorlardı. Bu soruların cevapları din tarafından verilir; yetkisini yine dini kıstaslardan alan yöneticiler, insanları yönetirdi. Dinin insana öğrettiği temel değerlerin başında da, Allah sevgisi ve korkusu ve yeryüzünün insan için geçici bir yurt olduğu ve ölümden sonra sonsuz bir hayatın varlığı, insanın bu asıl yurt için çalışması gerektiği, kısaca ahiret inancı geliyordu. 

Aydınlanma ise dine dayalı toplum anlayışını ortadan kaldırdı. Bu durumda yukarıda sözünü ettiğimiz sorulara yeni cevaplar aranmaya ve akıl ve mantık dışı birtakım sözde cevaplar verilmeye başlandı. Din dışı ideolojiler de böyle doğdu. Burada ilginç olan, Aydınlanma sonucu doğan bütün ideolojilerin -liberalizm, sosyalizm, muhafazakarlık, ulusçuluk, faşizm gibi- hayatın, insanın ve dünyanın ne olduğu konusunda ortak bir “din dışılıkta buluşmasıdır. Diğer bir deyişle, hepsinin, dinin insana gösterdiği temel hedef olan Cennet’ten yüz çevirip, insanlara “dünyevi çıkarlar” vaat etmesi, insanın ölümden sonra neleri yaşayacağını göz ardı edip, yalnızca dünyada neler yaşayacağıyla ilgilenmesidir. Aydınlanmacıların bir kısmı ise “deist” idil yani bir Yaratıcı’nın varlığını kabul ediyorlardı. Ancak sahip oldukları düşünce tümüyle sapkın bir inançtı, çünkü bir Yaratıcı’yı kabul etmelerine rağmen, öldükten sonra tekrar diriltilip O’na hesap vereceklerini inkar ediyorlardı. Bu nedenle “Allah korkusu”nu da kendi akıllarınca reddediyor, insanın yalnızca kendine sorumlu olduğu yanılgısını öne sürüyorlardı. 

Aydınlanmanın bir başka özelliği, materyalist felsefeye öncülük etmesiydi insan böylece, mutlak varlığın madde olduğu, varlığını maddeye borçlu olduğu yalanına inandırılıyor ve maddeye dayalı amaçlara yöneltiliyordu Tüm bu telkinler ve yanlış yönlendirmeler sonucunda, ortaya Allah’a iman etmeyen ya da Allah’tan gereği gibi korkmayan, Allah’a karşı sorumlu ol düğü gerçeğini kabul etmeyen, yaşamı yalnız bu dünyadan ibaret sanar vicdanını körelten ve kullanmayanı çıkarcı, bencil, vefasız, sevgisiz, şef katsiz toplumlar ortaya çıktı. Böyle din ahlakından uzak toplum düzeni teşvik etmenin ne kadar büyük bir tehlike olduğu ise, sonraki yüzyıllarda daha iyi anlaşıldı. Tüm bunların neticesinde Avrupa ihtilaller, anarşi, terör, savaşla geçen bir yüzyıl yaşadı.

 Fransız aydınlanmasının gelişimi 

Fransız aydınlanmasının gelişiminde Mason localarının önemli bir rolü olduğu bilinir. Fransa’daki ilk localar, 1737 yılında Andrew Michael Ramsay adlı bir şövalye tarafından kuruldu. Ramsay, 1681 ‘de İskoçya’da doğmuş ve Edinburgh Üniversitesi’nde okumuştu. Asıl misyonu ise, o dönemde henüz gizli olan Mason localarına katılması ve Masonlardan oluşan ve Büyük Üstad Newton’un başkanlığını yaptığı Royal Society’e girmesinden sonra başladı. Locada yetenekleriyle dikkat çeken Ramsay, üstadlar tarafından Masonluğu Fransa’ya taşıyacak kişi olarak seçildi. Ancak Fransa gibi Katolik bir ülkede loca kurmak, bunun için izin almak zor bir işti. Bu nedenle de Ramsay, temkinli davranmaya karar verdi. Misyonuna başlamadan bir süre önce Katolikliği kabul etti ve kısa süre içinde kendini bir “şövalye”yaptırmayı başardı. Katolik ünvanlar altında Fransa’ya gittiğinde ülkedeki ilk locaları kurmak için gerekli izni rahatlıkla aldı ve Fransız Masonlugu resmi olarak 173Tde çalışmalarına başladı. Fransız loca ları kısa sürede hızla gelişti ve çok sayıda ünlü kişi örgüte katıldı. 

örgüt, krala ve kiliseye saygılı görünüyordu, ancak gerçekte içinde Mason luğun en devrimci ve kilise karşıtı kanadını taşıyordu. Bu kimseler, diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi değişim için, “reform” yönteminin etki olmayacağını düşünüyorlardı. Onlara göre, daha keskin ve çarpıcı bir dönüşüm, bir ‘İhtilal”gerekliydi. İşte böyle bir ortamda Aydınlanma düşüncesinin en radikal ve en din karşıtı ekolü olan Fransız aydınlanması doğdu. 

illümine kökenli Masonluğun devrimde büyük rolü olduğu devrimin hemen arkasından kaleme alınan çeşitli kitaplarda dile getirildi. Yaygın bir iddiaya göre, Fransız Devrimi’ni ateşleyen ayaklanmanın planı, 1782 yılında Wilhelmsbad’da toplanan Büyük Masonik Konvansiyon’da yapılmıştı. Konvansiyona katılanlar arasında devrimin önemli liderlerinden Comte de Mirabeau da vardl. Mirabeau, Fransa’ya döner dönmez Konvansiyon kararlarının detaylarını Fransız locaları içinde organize etti. Devrimin perde arkasında önemli bir rol oynayan kişilerin başında ise Comte Cagliostro geliyordu. Asıl adı Joseph Balsamo olan Sicilya doğumlu Cagliostro, Almanya’da hem klasik Mason localarına hem de İllüminati locasına üye olmuştu. Bir süre sonra devrimin alt yapısını hazırlayacak ajanlardan biri olarak seçildi. Görevi tüm Avrupa’yı dolaşarak radikal ve devrimci düşünceleri yaymaktı. Sonunda Fransa’ya giderek Jakobenlere katıldı. 1785’teki Büyük Masonik Kongre’de devrimin hazırlığıyla ilgili yeni direktifler aldı. Aynı yıl patlak veren ünlü Kraliçe Gerdanlığı skandalının merkezinde Cagliostro vardı. Skandal, Kraliçe ile Kardinal arasında bir aşk macerası yaşandığı izlenimi vermek için düzenlenmiş bir komploydu ve halk arasında hem Kraliyettin hem Kilise’nin itibarını büyük ölçüde zayıflattı. Skandalın Masonların bir ürünü olduğunu Fransız romancı Alexandre Dumas da doğrular. 

Jakobenlerin İhtilaldeki rolü 

Fransız İhtilali’ndeki etkin olan liderlerin çoğu Jakoben klüplerine üyeydiler. Devrimin ardından da, “Jakobenlik” politik literatürde çok kullanılan bir terim haline geldi. Bu terimle, tepeden inmeci ve baskıcı bir yöntemle halkı halka rağmen yönetmeye soyunan kişiler ve kurumlar tanımlandı. Jakobenlik, insan hakları, demokrasi, eşitlik, özgürlük gibi süslü sloganlar altında belli bir grubun gerektiğinde zor da kullanarak topluma hakim olması isteği olarak bilindi. Fransız Devrimi’nden sonra da tarihte sayısız “Jakoben” ortaya çıktı. Sanki Jakobenlik kendi kendini yenileyen, yeniden üreten bir kurummuşçasına, pek çok ülkede tekrar tekrar hortladı. Bu Jakobenlerin ortak özellikleri ise hepsinin seküler oluşları ve seküler düzenler kurmak için toplumu reforme etmeye çalışmalarıydı. 

Jakobenler, işe iyi organize edilmiş bir tartışma kulübü olarak başladılar. Kulübe katılmak için belli bir giriş ücreti yatırmak ve daha sonra da belli aralıklarla ödeme yapmak gerekiyordu. Üyeler klüpte önceden hazırladıklari konuşmalar yaparlardı. Kadınlar üyeliğe kabul edilmiyordu. Toplam 5500 kadar Jakoben kulübü vardı. Bazı bölgelerde çalışmalar Mason localarıyla ortak yürütülürdü. Fransız yazar Pierre Miquel de, La Grande Revolution adlı kitabında Jakobenlerin çoğunun Mason localarına da üye Olduklarım vurgular. Masonik kaynaklar Rousseau, Montesquieu, Didemt gibi isımlerin masonluğunu üstüne basa basa duyurmalarına rağmen, -en az on bin ketle kesilmelidir•sözüyle ünlenen Marat’nın kayıtlarından mümkün olduğun. ca söz etmemeyi yeğlerler. Oysa, Amerikalı mason William R. Denslow•un 10.000 Famous Freemasons (10.n Ünlü Mason) adlı çalışmasında bildirdiğine göre, devrimin en radikal ve kanlı liderlerinden olan Marat, 1774’de ilk kez İngiliz Büyük Locası’nda inisye edilmiş, daha sonra da Amsterdam’daki Loge La Bien Aim& adlı locaya girmiştir. Aynı kitapta bildirildiğine göre 1793 yılında Jakoben Kulübü’nün başkanlığına seçilen Danton da Masondur ve Voltairel de yetiştirmiş olan Paris’teki ünlü Dokuz Kızkardeşler locasına üyedir. Devrimin en “kan dökücü’ lideri olan Robespierre de Masondur. 

Kanlı İhtilal 

Fransız Devrimi’nin en dikkat çekici yönü din aleyhtarı olması ihtilalden dindarlara buyuk zulüm uygulanmasıdır. Yerimin en ateşli gunlefinde bu çizŞ iyice belirgin hale gelmiş, Jakobenlerin yoğun pr0pagandası sonucunda yaygın bir “Hristiyanlıktan çıkma’ hareketi gelişmişti Hatta bunun yanı sıra Hristiyanlık yerine yeni sahte bir din üretmeye ‘yönelik çabalar da oldu. “Akıl dini” ve putperest sembolleriyle ifade edilen sapkın din ortaya atıldı. ilk belirtileri 14 Temmuz 1790’da, Federasyon Bayramı’nda görülen “devrimci ibadet” sapkınlığı gittikçe yayılmaya başladı.  Robespierre “devrimci ibadet”e kendince yeni kurallar da getirmiş, bu ibadetin ilkelerini bir rapor hainde belirleyerek adına da “Yüce Varlık İbadeti’demişti. Bu radikal ve sapkın gelişmeler sonucu ünlü Notre Dame Kilisesi’nin sözde “aklın tapınağı”na dönüştürülmesiydi. Kilisenin duvarlarındaki Hristiyan figürleri sökülmüş ve  orta yere “akıl tanrıçası”olarak tanımlanan bir kadın heykeli yerleştirilmişti. Fransız Devrimi’nin din aleyhtarı dalgası kısa sürede Avrupa’ya yayılmış ve 19. yüzyıl, din düşmanlığının en küstah ve saldırgan dönemi olmuştur. 

Üstelik Fransız Devrimi, ülkeyi bir kan gölüne çevirmiştir. Bugün aydınlamacı literatürde Fransız Devrimi övülerek anlatılır, oysa devrim Fransa’yçok şey kaybettirmiş, 20. yüzyıla kadar sürecek Olan sosyal çatışmaları başlatmıştır. Ünlü İngiliz düşünür Edmund Burke’un Fransız Devrimi ve Aydınlanma dönemi hakkındaki analizleri bu konuda oldukça yol göstericidir• Burke, 1790’da yayınladığı Reflections on the French Revolution (Frangı Devrimi Hakkında Düşünceler) adlı ünlü eserinde, gerek Aydınlanma fikrini gerekse onun meyvesi olan Fransız Devrimi’ni eleştirmekte, bu hareketlenen toplumu bir arada tutan din, ahlak, aile yapısı gibi temel değerleri parçaladığını, teröre ve anarşiye zemin hazırladığını vurgulamakta, Aydınlanma ‘insan aklının parçalayıcı bir hareketi”olarak nitelemektedir. 

 

 

2.Dünya Savaşı Afrika Cephesi

Afrika Cephesinin başlangıcı İtalyanın 2.Dünya Savaşına katılmasıyla başlasada İtalya cephede hiçbir başarı gösteremeden Almanyadan yardım isteyince tarih bu cepheyi Almanya geldikten sonra gerçek bir cephe olarak kabul ediyor diyebiliriz.

1941-1942

Rommel’in Hitlerin emriyle Afrikaya gönderilmesiyle cephe başladı diyebiliriz.Her savaşta ingilizlere yenik düşen İtalyanları toplayan Rommel 30 Bin’e yakın sayısıyla kendi getirdiği kolordusuyla beraber cepheyi yeniden düzene sokar.Ancak durum hayla çok zayıftır.İngilizler 2.5 kat sayı üstünlüğüne sahipken denizden yeterince erzak alamayan alman kolordusunu gene çok az sayıda uçak desteklemektedir.Rommel bu durumu çevirmek için Tankların arkasına metal parçalar takar bütün orduyla İngilizlerin üstüne yürümeye başladığında tankların çıkardığı toz metallerle beraber o kadar yükselmiştir ki ingiliz ordusu çoğu bölgede sayı üstünlüğünün Rommel’de olduğunu zannedip savaşmadan geriye kaçar.Belirli pozisyonlarla yeniden savunmalar kurulsada Rommel’in ilerleyişine kimse engel olamayacaktır.El Alamein’e ulaşmadan önce yapılan Gazala Muharebesi ise bunun örneklerinden biriydi diyebiliriz.80 Bin kişilik mihver kuvvetlerinin 30bini Alman 50 Bini İtalyan iken 175 Bin İngiliz Askerini deşip geçeceklerdir.Libyanın büyük bölümünü kaybetmiş İtalya Rommel’in gelmesinin hemen ardından Mısır’a kadar ilerlemiştir.Ancak Mısır’ın El Alamein kentine yapılan saldırı başarısız olur ve ilerleme durur.Rommelin birliklerinin sadece 30bin kişi olduğunu gören İngiliz Komutanları 120 bin kişilik sayısıyla hayrete düşmüştür.Cephede üstünlük Rommelde olsa bile bu üstünlüğü almanın ne kadar zor şartlarda olduğundan bahsetmezsek haksızlık etmiş oluruz.Sorunlardan birisi Malta adasını ele geçirememiş olmamasıdır.İtalyanların yüzünden İtalyadan gelen her türlü erzak Malta adasından çıkabilecek İngiliz Donanmasıyla karşılaşma tehlikesiyle yüzleşmektedir.Bazen erzak gemileri vururken bazen geç gelir.Bu sorunun dışında birde aşırı sıcaklar başlamıştır.Tanklar bazen o kadar ısınır ki yumurtaları pişirmek için tank mürettebatları tankların motorunu kullanmaya başlar.Hava desteği ise çoğu zaman nerdeyse mümkün bile değildir.Az sayıda bulunan Alman Hava Kuvvetleri ya İngilizlerle çatışmak zorunda kalır yada Kum Fırtınaları yüzünden görevini yerine getiremez…

1943

41 Yılından sonra cephede savaşlar olsada durum pek değişmeyecektir.Rommel az sayısına rağmen üstün taraf olunca Amerikan Ordusu burayada adım atar.Rommel bu durumdan sonra bölgeden geri çekilme hazırlıklarına başlamıştır.Rommel geri çekilmeye hazırlanırken doğum gününde Hitler hediye gönderince keşke bu hediye yerine 1 Tümen Asker göndermiş olsaydı demiştir.İngilizler ise hayla Rommel korkusundan tedbirli davranıp üstüne yürümemiştir.Amerikan kolordusunun yaptığı saldırıyı kendi birlikleriin kaybının 6 katı olarak ödeterek Tunus’a kadar geri çekilir.Tunusta bir savunma hattı kurarak bütün birlikler geri çekilene kadar dayanmayı başarmış ve ordusunu güvenli bir şekilde kurtarmıştır.

2.Dünya Savaşında Almanya-SSCB Cephesi

Bu cephede iki ülke arasında çok fazla savaş oldu tarihe kazınan bu büyük savaşların hangi tarafın nasıl kazandığını bu büyük cephede nelerin yaşandığından bahsedeceğiz.

Moskova Meydan Muharabesi

Alman ordusu uzun süre boyunca yenilgisiz bir şekilde ilerlemişti.Hatta Stalin Almanları oyalamak için milyonlarca askerini bilerek feda etmesine rağmen ilerleyişe engel olamamıştı.Moskovaya çok kısa bir mesafe kala Alman ordusu bir karar konusunda ikiye bölünür.Stalinin geride bıraktığı 1.5 milyon Rus askerinin etrafı çevrilmiştir.Alman ordusu onları orada tutup yok etmeden moskovanın çabucak düşürülmesi gerektiğini düşünürken Hitler’in onlarla aynı fikirde olmaması yüzünden ordu geriye dönünce Moskovadaki savunma güçlendirilir.Alman ordusu yeniden gelip saldırıyı denediğinde ise savaşı kaybedecektir.

Stalingrad Kuşatması 

Alman ordusu Moskova ve Leningradda başarılı olamayınca bu sefer gözünü güney’e diker.Ukraynanın fethinden beri fazla ilerleme göstermeyen güney ordular birliği Stalingrad’a doğru ilerlemeye başlar.Hedef ise kafkasyayı ele geçirip baküdeki petrol’e sahip olmaktır.Bu hareketin başlangıcı 1942 tarihini buluyor.Ki buda Almanyanın doğu cephesindeki erzak sıkıntısının başladığı dönem diyebiliriz.Operasyon sırasında çoğu birliğin gerek az petrol gerek az mermi yüzünden hareketleri kısıtlanmıştır ama Alman ordusu buna rağmen 2.5 kat sayı üstünlüğüne sahip rus ordusunu geri itmeyi başarıyordur.Rusya direk bir muharebede Almanları yenemeyeceğini anlayınca durumu şu şekilde çevirirler.Almanyanın güney ordular birliğinde Roman ve Bulgar Askerlerde vardır.Alman ordusu şehri ele geçirirken onların görevi kanatları korumaktır.Çok büyük bir orduyu şehirin dışında tutan Stalin Stalingrad şehri düşer düşmez Alman ordusu içerde kalmışken Roman ve Bulgar hatlarını geçip şehri çevirir ve Alman 6.Ordusu içerde kuşatılmış bir şekilde kalır.Buradaki bu kuşatma Almanyayı nerdeyse savaşı o an kaybetme noktasına getirmiştir.

Rostov Savunması

Güney Ordular Birliği Sovyetlere tamamen kaybetmek üzereyken Manstein geri çekilen birlikleri toplayarak Rostovda bir savunma hazırlar.Bu savunmada Alman ordusu çok büyük başarılar gösterir.Örnek vermek gerekirse 30 Tanklık bir Alman Tümeni 3 gün boyunca 600’Den Fazla Tanka sahip Rus Tümenini tek başına tutmuştur.Bu cephedeki başarılı savunma Alman ordusunun tamamen yok olmasını engeller.Eğer burada savaş kaybedilseydi büyük ihtimal 2.Dünya Savaşı 1943’te biterdi.

Kursk Muharebesi

Cephedeki son büyük savaş Kursk muharebesi diyebiliriz.Alman ordusunun erzak sıkıntısı en yükseğe ulaşmışken 1943 yılında yapılan bu savaş SSCB’nin üstünlüğü tamamen almasını sağladı.Aslında cephede 2 taraf yakın güçlere sahipti Sovyet ordusu 1.5 kat yüksek sayısıyla cepheyi dengede tutarken Alman saldırıları yüzünden birkaç bölgede yarıklar açılmıştı ancak İngiltere ve Amerika İtalyaya çıkartma yapınca Hitler saldırının durdurulmasını emretti.Kazanılabilecek bu savaş böylece kaybedildi.Bu savaştan sonra Alman ordusu bu cephede sovyetleri yavaşlatma taktiğine geçmeye başladı.Yollara patlayıcılar döşenerek köprüler havaya uçurularak Almanyanın yeni teknoloji devlerine zaman kazandırmak (Ağır Tanklar) üretilmesini sağlayıp cephede üstünlüğünü yeniden geri almak planlanıyordu.

Şairler Sultanı Baki

Onaltıncı yüzyılın büyük Türk şairi Baki Divan  edebiyatı şairlerindendir. 1526 yılında İstanbul\’da doğmuş olup Fatih Camii mü­ezzinlerinden Mehmet Efendi\’nin oğludur. Asıl adı  Abdulbaki Mahmut’tur.  Ailesi fakir olduğu için  Şairler Sultanı Baki’ yi okula göndermemiş, bugün Fatih parkının karşısında bulunan İstanbul’un saraçlar çarşısında  bir saracın yanına çırak olarak vermiştir. Sarac çıraklığı yaparken eğitime olan tutkusu nedeniyle kaçak olarak medreseye gitmeye başlamış, ailesinin izin vermesiyle eğitim hayatına medreseye giderek devam etmiştir. On altıncı yüzyıl ünlü müderrislerinden Karamanlı Ahmed ve Mehmed Efendi’den eğitim almıştır.Mehmed Efendiden ders aldığı dönemde hocasına yazdığı ‘’Sümbül’’ kasidesi kendisini göstermiş ve dönemin şairlerinden Kadı Zade’nin dikkatini çekmiştir. Bu kaside sayesinde 19 yaşında tanınan bir şair olmuştur.

Eğitimini tamamladıktan sonar çeşitli medreselerde müderislik yapan Şairler Sultanı Baki 1554 yılında Nahcivan seferinden dönüsünde Kanuni Sultan Süleyman\’a sunduğu bir kasideyle onun ilgisini çekmiştir. Şiir, sanattan ve edebiyattan çok iyi anlayan Kanunî Süleyman, Baki’yi o devrin en kıymetli şa­iri saydığı için, onu korumuştur. Bâkî’nin yazdığı kasideler ve gazeller, Sultan Süleyman’ın parlak zaferlerine pek uygun düşmüştür Bu nedenle hüküm­darın ve devlet büyüklerinin güvenini ve takdirle­rini kazanmış edebî şöhretini de kuvvetlendirmiştir. Kanunî Sultan Süleyman’ın vefatı  Şairler Sultanı Baki de derin etkiler bırakmıştır. Kanunî Sultan Süleyman’ın ölümüne yazdığı Kanuni Mersiyesi, onun hükümda­ra duyduğu gerçek saygı ve bağlılığı ispatlamakta­dır. İçtenliği, ifade ve ahenk güzelliği ile bu mer­siye divan edebiyatımızın şaheserlerinden sayılır.

Baki Kanuni Sultan Süleyman’dan sonra 2. Selim döneminde sadrazam Sokullu Mehmet Paşa tarafından saray toplantılarına çağrılmaya başlanmıştır. Padişah 3. Murad döneminde Süleymaniye Medresesi Müderrisi olmuştur. Müderrislikten sonra bir süre Halep kadılığı,  Mekke ve Medine Kadılığı yapmış sonra İstanbul ‘a dönerek İstanbul kadısı Olmuştur. Yedi yıl  İstanbul Kadılığı yaptıktan Sonra Rumeli kazaskeri olmuştur.   Şairler Sultanı Baki’ nin en çok istediği ünvan Şeyhülislam olmaktı. Ancak bu ünvanın bir alt rütbesi olan kazasker rütbesine erişmesine ragmen şeyhülislam olamamıştır. Anadolu ve Rumeli kazaskerlikleri yapmıştır.7 Kasım 1600 tarihinde vefat etmiştir. Baki’nin cenazesine bütün devlet büyük­leri, fikir, sanat adamları ve büyük bir kalaba­lık katılmıştır.

İyi Arapça, Farsça bilen Şairler Sultanı Baki, bilgili ve sanat­kâr bir şairdi. Kanunî Sultan Süleyman, II. Selim, III. Murad, III. Mehmet devirlerinde yaşamış, göz­den düştüğü kısa süreler dışında daima ilgi görmüş, el üstünde tutulmuştur. Hicviyeleri ile ünlüdür. Özel yaşamındaki özgürlüğüne ve sınırsızlığına rağmen kadılık görevlerinde adalete düşkünlüğü ile dikkat çekmiştir. Başarılı kasideleri de olmasına rağmen gazel şairi olarak tanınmıştır.

Gerek sağlığında, gerek ölümünden sonra Şa­irler Sultanı (Sültan-üş-Şuara) diye tanınan Baki, şiirlerini bir kuyumcu titizliği ile işlemiş, söz sana­tını ustaca kullanmış, kusursuz şiirleriyle Türk Di­van Edebiyatında en büyük üstatlar arasına gir­miştir. Fuzuli\’den sonra çağının en büyük şairi­dir. Ustalığını bilhassa gazel ve kasidelerinde gös­termiştir. Türk dili ile aruzun kaynaşmasında iyi bir rol oynamıştır. Dinî ve tarihî konulara ait bazı nesir halinde tercü­meleri bulunmakla beraber, onun edebî kişiliğini yalnız şiirlerinde aramak gerekir.

Exit mobile version