Her dilde olduğu gibi İngilizce atasözü ve deyimler açısından son derece zengindir. Birçok farklı duruma karşı söylenmiş olan bu deyişlerin sahip olduğu özellikler aynı olmasa da benzerdir. İngilizce öğreniminde önemli bir mesafe kat etmiş kişilerinde bu atasözü ve deyimleri öğrenmesi aynı zamanda bir kültür birikimi açısından değerlidir. Çünkü dilde kalıplaşmış ve uzun yıllardır kullanılagelen deyişlerin aynı zamanda dili kullanan kültürden de etkilenmesi son derece normaldir. Kültür hakkında önemli ipuçları veren atasözü ve deyimlerin ifade ettikleri anlamlar çoğu zaman mecazi olmasından dolayı çıkarımlar yapmak oldukça güçtür. Atasözleri ya da deyimlerin çevirisi yapılırken kelimelerin birebir çevrilmesi de son derece yanlıştır. Çünkü kelimelerin ifade ettikleri anlam farklı olsa da cümle içinde kullanılması farklı bir anlamı meydana getirebilmektedir. Bundan dolayı yapılacak çevirilerin büyük ölçüde yanlış olması kuvvetle muhtemeldir. Bunun dışında çok daha basit anlamlara gelen atasözleri de vardır. “Two heads are better than one” deyişinde olduğu gibi iki baş bir kafadan iyidir ifadesi aslında birçok dilde farklı şekillerde dile getirilmektedir. “Bir elin nesi var, iki elin sesi var” deyişinden pek farklı olduğu söylenemez.
İngilizce öğrenim konusunda yeni başlayacak kişilerin ya da belli bir seviyeye sahip kişilerin kurs seçiminde dikkat etmeleri gerekmektedir. Aksi halde her ne kadar azimli olunursa olunsun bir sonuç alınamaması mümkün olabilmektedir. Bundan dolayı da son derece titiz bir çalışma yaparak dil kurslarının sunduğu imkanlar ve şartlar öğrenilmelidir. Bu anlamda bilimsel öğretim tekniklerinin kullanıldığı yerler seçilmelidir. Çankaya İngilizce kursu açısından oldukça zengin bir bölge olduğu kadar bu açından da değerlidir. Ayrıca kursta yabancı kişilerden de ders alınması konuşma pratiği açısından değerlidir. Öğrenimi de doğrudan etkilemekle birlikte çok daha kaliteli olmaktadır. Gramer konuları ise daha çok ezber mantığına dayandırılmaktadır. Bundan dolayı geleneksel eğitim sistemine sahip İngilizce dil kursları önerilmemektedir. Öğrencilerin çok daha aktif olduğu derslerin işlendiği yerlerde dil öğrenimi çok daha kısa zaman diliminde gerçekleşmektedir. Bununla birlikte dil öğreniminde kişinin de azimli olması son derece gerekli hususlardandır.
İngilizce öğrenim süresince olması muhtemel hususlardan bir tanesi de İngilizce küfürlerdir. Özellikle katkısı olması için izlenen dizi ya da filmlerin iyi seçilmemesi durumunda sıklıkla görülen birçok küfür örneği bulunmaktadır. konusarakogren.com/blog/ingilizce-kufurler linki ile girilen sayfada görüleceği gibi birçok farklı küfür örneği vardır. İngilizce içinde yapısı oldukça farklı bir argo dili bulunmaktadır. Bundan dolayı da birçok farklı şekilde ifade edilen kelimelerin büyük bir çoğunluğunun küfür ve hakaret olduğunu anlamak oldukça güçtür. Ancak bilinmesi gerekir ki söylenmesi istenen küfürlerin tek bir kelime ile ifade edilmesi de İngilizce içinde mümkündür. Bundan dolayı oluşturulmuş bir argo sözlüğü dahi çıkarılabilir.
Tam 10 yeni filmin vizyona girdiği kalabalık haftada Christopher Nolan imzalı Yıldızlararası ve Güldür Güldür’ün ekibinden çıkan yerli komedi filmi Olur Olur öne planda yer alıyor…
Bir bilim kurgu hayranı olarak sabırsızlıkla beklediğim ve nihayet kavuşmak üzere olduğum Christopher Nolan imzalı Yıldızlararası’nı kafadan haftanın filmi yapıyorum zaten. Bunun haricinde de kalan dokuz filmden iddialı yapım bulmak zor. Güldür Güldür’ü sevenler için Olur Olur, yerli alternatif olabilir belki. İnşaat 2 ise, fragmanına bakılacak olursa 10 yıl önce çekilmiş olan ilk filmin hayli gerisinde kalmış gibi görünüyor. Kalanlardan Tom Hardy’li Kirli Para ve Jennifer Lawrence ile Bradley Cooper’ın başrolü paylaştığı Serena dışında -ki Serena da beklentilerin oldukça altında eleştiriler aldı- bilet parasına değecek bir film yok. Yine de isimlerini sayalım; Evliya Çelebi ve Ölümsüzlük Suyu, Deniz Seviyesi, Tarzan, Unutma Beni İstanbul ve Alexander ve Felaket, Korkunç, Berbat, Çok Kötü Bir Gün.
Uzaylı istilası altında kalmış bir dünya ve sürekli aynı güne uyanan bir adam aslında fazlasıyla aşina olduğumuz, Hollywood’un bildik kalıpları. Lakin ikisini tek bir öyküde birleştirdiğinizde farklı görünmeyi başarıyorsunuz işte. Tabii filminizin gişe yapmasını istiyorsanız bu farklılığı bir an önce gidermeniz gerekiyor. Elinizden geldiğince düz bir çizgide anlattığınız hikayeyi, yavan aksiyon sahneleri, gösterişli efektler, bilindik numaralar ve ünlü oyuncular eşliğinde perdeye yansıtırsanız zaten hedefinize ulaşıyorsunuz.
1993 yapımı Bugün Aslında Dündü adlı eğlenceli komedi filminde, hatırlarsanız hiç istemediği halde görevi gereği kasabaya gönderilen ve yoğun kar yağışı nedeniyle birkaç gün boyunca kasabada mahsur kalıp nefret ettiği günü defalarca yaşadığını fark eden bir adamın hikayesi anlatılıyordu. Üstelik özgün senaryosu sayesinde akıllarda yer edinmeyi başarmıştı. Şimdi ise Yarının Sınırında’da da benzer bir konu ile karşı karşıyayız. Lakin Bugün Aslında Dündü’nün aksine hikaye bu kez, tüm esprisi kaçmış bir şekilde sunuluyor; üzerine yeni hiçbir şey eklemeyip etraftan topladığı ucuz malzemelerle kendini süsleyen film, bilim kurguyu tamamen yan malzeme olarak kullandığı için daha çok teknolojik bir aksiyon filmi olarak görülmeyi hak ediyor. Zira, bir çizgi roman uyarlaması olduğu halde X-Men: Geçmiş Günler Gelecek bile bilim kurgu hayranlarını çok daha fazla tatmin ediyordu.
Öte yandan filmin oyalayıcı ve eğlenceli bir yapıya sahip olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda yaz sezonunun iyi blockbuster’ları arasında olduğu da su götürmez bir gerçek. Ayrıca militarist tavrını finale kadar ön plana çıkarmaktan kaçınıp olmazsa olmaz aşk meşk meselelerini geri planda tutmayı başardığı için de genel izleyici kitlesi tarafından sevilmeye meyilli duruyor. Yani Oblivion ile hayal kırıklığı yaşayanları bu kez çok daha doyurucu bir Tom Cruise aksiyonu bekliyor. Ama işte film bununla sınırlı kalıyor, elindeki güçlü malzemeyi kullanmayı bilmeyen bir zanaatkarın sayesinde! Siz onu Geçmişi Olmayan Adam ve Bay & Bayan Smith’ten bilirsiniz. Kendisi bu tarz çerezlerin usta yönetmeni. Bana sorarsanız önemli bir yönetmen olmaktan epey uzakta seyrediyor. Tabii Hollywood’un imkanlarından çok iyi yararlanıyor, orası ayrı.
Aslına bakarsanız Yarının Sınırında’nın esas sorunu için sadece Doug Liman’ı suçlu göstermek doğru değil, Christopher McQuarrie gibi önemli bir ismin de aralarında bulunduğu senarist kadrosu da filmin daha fazla ileri gidememesinde en az Liman kadar, hatta daha bile büyük bir rol oynuyor. Hiroshi Sakurazaka’nın All You Need Is Kill adlı romanından uyarladıkları senaryoyu basitleştirerek derin bir konuyu fazlasıyla sığ bir biçimde işliyorlar. Araya sıkıştırılmış bilimsel açıklamalar da inandırıcılıktan yoksun, film için en ufak bir anlam dahi taşımayan boş laflar olarak kalıyor. Hikayeyi, çarpıcı mesajlar ve felsefi boyutlar taşıyan özellikler gibi incelikli meselelerle doldurmaktansa hoş lezzetler veren mizahi unsurlar ve kimi zaman kahramanlığa dair manzum sözlerin yer aldığı kimi zaman da duygusal yönü ağır basan diyaloglarla hafifletmeyi seçiyorlar.
Film, yakın gelecekte oldukça tipik bir açılış yapıyor. Mimic adlı uzaylılar dünyayı ele geçirmiştir ve birçok şehri anında yok etmeyi başarmışlardır. Geriye kalan yerleri korumak için de tüm orduların birleşmesi gerekmektedir çünkü Mimic’lerin gücüyle dünyadaki hiçbir şey baş edemez -tabii ortaya yoktan var olan bir kahraman çıkana kadar. Henüz hiç savaşa katılmamış Amerikalı bir subay, propaganda filmi çekmek üzere cephede görevlendirilir. General Brigham ile girdiği ağız dalaşından sonra kendini Fransız kıyılarında bulur. Tüm itirazlarına rağmen çıkarmaya katılmak zorunda kalan Bill Cage, ertesi günkü çatışmada bir Mimic’i öldürürken kendisi de ölür. Yalnız bu nadir karşılaşılan bir Mimic’tir ve kanı -dolayısıyla yeteneği- Cage’e bulaşmıştır. Bu sayede bir tür ölümsüzlük kazanan Cage, kısa süre içinde bir zaman döngüsüne sıkıştığını anlar. Ordudan Rita Vrataski ile tanışınca da kendisinin savaşı kazanmak için kullanılabilecek tek silah olduğunu keşfeder. Yapması gereken şey ise Omega’ya yani Mimic’leri yöneten merkeze ulaşmaktır.
Gerisi de tahmin edebileceğiniz üzere sağlam bir ritme sahip, bilgisayar oyunu tadında, durmak bilmeyen bir aksiyondan ibaret. Yaşayıp, ölüp, tekrar yaşamaya oldukça kısa bir sürede alışan Cage, Rita ile takım olduktan sonra gelişen olaylarda göze çarpan birtakım mantık hataları ve belli başlı tutarsızlıklar o hızın içinde kaybolsa da düşününce akla takılıyor doğrusu. Sayısız kez ölen Cage, sayısız kez aynı güne baştan doğduğu için tekrar mevzusu kaçınılmaz. Lakin her yeni günde tempo yeniden artınca seyir zevkini olumsuz yönde etkileyen bir zayıflık oluşmuyor. Ayrıca filmin Avrupa’da geçiyor olması da bir artı olarak sayılabilir. Tabii talan edilen toprakların Avrupa kıtası üzerinde bulunuyor oluşu dünyayı yine bir Amerikalının kurtarma şartını değiştirmiyor. Zaten hepimiz biliyoruz ki; geleceği bilen düşman, ne kadar yenilmez olursa olsun eğer karşısında Amerikalıları bulursa elbet bir şekilde kaybeder!
Tom Cruise’u seven de var sevmeyen de. Kimisi yaşlandığını kabul etmeksizin aşkını sürdürüyor, kimisi de bu kadar şöhreti hiçbir şekilde hak etmediğini düşünüyor. Bence, podyum olarak Hollywood setlerini kullanan bir modele benziyor; sıfır oyunculuk, on numara poz sergiliyor! Emily Blunt ise bu filmde ne güzelliğini, ne de oyunculuğunu konuşturabilmiş, kısaca Tom Cruise’a ayak uydurarak bir nevi harcanmış.
Uzun lafın kısası, zaman döngüsü temalı hikayesiyle çekici bir bilim kurgu örneği sunan Yarının Sınırında, kendini tekrar eden aksiyon sahneleri, her karede hissedilen esinlenmeleri ve göze çarpan tanıdık unsurlarıyla türünün diğer örnekleri arasında üst bir mertebeye ulaşamıyor ne yazık ki. Aynı günü defalarca yaşamaktan sıkılmayan Bill Cage gibi, aynı tip filmleri defalarca izlemekten bıkmayan seyirciler, patlamış mısırlarıyla buyursunlar salonlara.
Vizyon Tarihi: 06 Haziran 2014 Yapımı: 2014 – ABD Tür: Bilim Kurgu, Aksiyon Süre: 113 Dak. Yönetmen: Doug Liman Oyuncular: Tom Cruise, Emily Blunt, Brendan Gleeson, Jonas Armstrong, Jeremy Piven Senaryo: Christopher McQuarrie, D.W. Harper, Jez Butterworth, John-Henry Butterworth Yapımcı: Erwin Stoff, Tom Lassally
Ang Lee ‘nin yönetmenliğini yaptığı büyük ses getiren ve lgbt sinemasının bu denli popüler olmasına öncülük eden filmlerdendir. Filmde müthiş bir doğa kullanımı söz konusu , her şey öyle yerli yerindedir ki karakterler, objeler doğanın bir parçası gibi gözükür.Adı anıldığında aklımıza hemen başarılı oyuncu performanslarını getiren filmlerdendir.
PRİDE (2014)
Maden işçileri,lezbiyen ve gay aktivistlerin omuz omuza yürüme serüvenini anlatan Matthew Warchus yönetmenliğindeki film gri bir dönemi anlatırken yarattığı rengarenk dünyasıyla sizi eğlenebileceğiniz,düşünebileceğiniz bir 120 dakikaya davet ediyor.Yepis yeni vizyondayken sinemada izlemenin tadını çıkarın.
J’ai Tué ma Mère (2009)
Bu harikalar yaratmasına artık alışmış olduğumuz gencecik Gay yönetmen Xavier Dolan’ın tüm makyajlardan arınmış ilk filmi.Film gay bir ergenin ailesi ve çevresiyle yaşadığı sorunları minimalist ölçülerde ve müthiş bir soundtrack kullanımıyla anlatmanın fazlasıyla hakkından geliyor.Bir çok filminde olduğu gibi Xavier bu film de de kendini anlatıyor,Frida şöyle bir şey demiş kendimi çiziyorum çünkü en iyi kendimi tanıyorum.(bu tam olarak böyle olmayabilir de ama aynı kapıya çıkıyordur kesin)
C.R.A.Z.Y (2005)
Bu film benim lgbt temalı olarak adlandırabileceğimiz filmler arasında kuşkusuz en çok sevdiğim filmdir.Filmde bir aile görürüz ve bu aile de gay bir evlat vardır ,hikaye öyle bir anlatılırki o ailenin çocuklarından biri oluruz kötü bir şeye onlarla üzülür iyi bir şeye onlarla seviniriz.Bu listede çok teknik konulara girmeyecek olsam da film izleyenine kusursuz sanat,görüntü yönetimi,kurgudaki olağanüstü başarı ve müthiş bir şarkı listesi aramağan ediyor.
BLUE İS THE WARMEST COLOUR(2013)
Yıl 2013 Abdellatif Kechiche dünya sinemasına modern bir aşk masalı armağan ediyor hem de ne aşk tamamen saf,pürüssüz ve alışık olduğumuzun aynısı.Ama bu aşk iki kadın arasında geçmesine rağmen film masaya yumruğunu vurup aşk,aşktır diyor ve lgbt bireylerin hikayelerini anlatan filmlere alışık olmayan hatta sevmeyen seyirciye bile aga mükemmel film diye yorum yaptırabiliyor.Cesaretten ödün vermeyen anlatım,tanık eden kamera bizi bu saf aşkın ortasına daldırıp çıkartıyor.
STRANGER BY THE LAKE(2013)
Bu film benim gözümde bir baş yapıttır,dingin bir göl kenarında tehlikeli,nabzı yüksek bir dünya yaratıp bu dünyayı öylesine basit ,öylesine net anlatmayı başarmış ki Alain Guiraudie klişe olacak ama film seyircisine olayları gizli bir kameradan izliyormuşçasına gerçek bir ‘’dünya’’ vadediyor.
BONUS LİSTE(ÜSTEKİ LİSTEYE SIĞMADI AMA BENİM İÇİN DİĞER MUST-SEE LGBT TEMALI FİLMLER )
Kapalı ortamlarda geçen filmlere alışmam gerçekten zaman aldı . Önce onları dışladım, sonra sevmeye başladım. Hatta bir süre sonra tek mekanlı filmler ilgimi çekmeye başladı. Şimdi böyle bir giriş yaptım diye sanmayın ki listemizin sekizinci numarasında beş metrekare bir oda da geçen, derdini bir takım sembolik hareketlerle anlatan bir film var . Yok. Yok.Hiç öyle değil, filmimiz kimi zaman okulda, çoğu zaman evde geçiyor. Yani okulun yoluydu evin bahçesiydi, bol bol açık havaya maruz kalıyorsunuz.
Tüm bu gereksiz detayı verip bende bir yük olmamalarını sağladıktan sonra gelelim asıl soruya; edebiyattan hoşlanır mısın? sayın okur. Edebiyat derken ,twitter da başıboş özlü sözler okumaktan bahsetmiyorum . Kitap alır mısın?. Bana sevdiğin bir yazarın üslubundan bahsedebilir misin?. Eğer cevabın evet ,evet yapıyorum öyle şeyler ise listemizin sekiz numarasın da tam senlik bir film var müjdeler olsun.
DANS LA MASİON (EVDE)
Kim Çekmiş : François Ozon (reyiz ya )
Kim yazmış: Juan Mayorga ve François Ozon
”İyi bakarsanız insanların ardındaki hikayelerini görürsünüz”
Her şey bir gün bir okuldaki edebiyat öğretmeninin öğrencilere hafta sonunda yaşadığı şeyler ile ilgi bir hikaye yazmasıyla başlar . Bilemez ki verdiği bu ödev sınıftaki bir öğrencisinin ve kendisinin hayatını değiştirecektir. Felçli bir babası dışında hayatında pek te kimsesi olmayan Claude adlı bir öğrenci aynı sınıftaki arkadaşına matematik dersi vermeye başlar. Ama Claude arkadaşının evinde ders çalıştırmaktan başka bir şey de yapar o evi ve o aileyi tüm çıplaklığıyla gözler ve edebiyat hocasına bir ödev olarak sunar.
Zaman geçtikçe hikâyelerini yazmasının yanı sıra o ailenin bir parçası olmaya ve aileyi yönetmeye başlar. Evin annesine beslediği sevgi aşka dönüşecek ve yazdığı hikayeler ödev olmaktan çıkıp, gerçek bir hayat meselesine dönüşecektir. Hem okuduğu tek kayda değer hikaye bu öğrencinin olduğundan hem de öğrencisinin yazdıklarını değerli bulup, geliştirmesine yardımcı olmak isteyen edebiyat öğretmenimiz her ne kadar bu duruma razı olmasa da zamanla o da alışacak ve kendini öğrencisinin o evde yaşadıklarına kaptıracaktır.
Okuduğunuz bu son derece çekici olan filmin hikâyesinin bir tiyatro oyunundan yönetmenin kendisi tarafından senaryolaştırılması ise gerçekten zor bir iş olsa bile kusursuzca gerçekleşmiş. Tüm filmi bir hikaye yazma olgusu üzerine oturtması ise yönetmenin cesaretinin en büyük göstergesidir. Peki ya filmin yarattığı genel hissiyat hakkında birkaç kelam edersek, merakla izlediğiniz sahneler sizi siz farkında olmadan içten içe germeye başarıyor . Fakat bir de filmin çok yönlülüğü söz konusu, bir önceki planda gerilip bir sonrakinde gülümseyebiliyorsunuz. Bu iyi bir şey mi?. Bence öyle.
Toparlama paragrafına geldik bile öyleyse yapalım. Oyunculuğun ya da öğretmen ve öğrenciyi oynayan oyuncuların kusursuza yakın olduğunu söyleyebilirim. Çünkü bu tarz uç bir olayı anlatan bir filmde oyunculuk konusunda inandırıcılık olmasa idi şu an bu filmden bahsetmiyor olurdum. Harika bir kurgunun yanı sıra sekans geçişlerin de yakalanan farklılık hiçbir şekilde sırıtmıyor hatta filmle bir bütün oluşturuyor. Burada Yönetmenin değerli bir abimiz olması en önemli faktör. Finali hakkında konuşursak final filme son derece yakışsa da herkesin sevebileceği bir final değil , değil ki gerçek bir yönetmenin herkes sevsin diye bir şey yapması mümkün değil. Son olarakta; efendim bize de komposizyon ödevi verirlerdi, köyü kasabayı yazardık öyle gidipte arkadaşımızın anasının babasının yatak odasını yazmazdık. Peh!
Bu hayatta çok sevdiğim insanları hep geç tanıdım. Onlar hayatımda, hayatımızda farklılıklar yaratan insanlar olduğundan kendilerini geç gösterme lüksüne sahiptirler. Varsın öyle olsun. İşte onlardan biri de Onur Ünlü abimiz; benim gibi hep aynı şeylerden sıkılan bir adam. Ölüm resmen komik bir şey diyebilen bir adam. Bununla da kalmayıp biz insanların küçücük meseleler uğruna ne kadar anlamsızca korkarak, susarak yaşayabildiğimizi çekinmeden gösteren bir adam. Her filminin kendi içinde büyük bir çekiciliği olmasının yanı sıra tek hedefi evdeki ev hanımının dikkatini çekmek olan Türk dizi tarihimize müthiş bir iş armağan eden bir adam.
Bu yazıda abimizin resmen deli cesareti ürünü olup büyük ses getiren “Sen Aydınlatırsın Geceyi” filmini anlatacağım. Filmimiz önce ticari gösterime girmedi okul okul şehir şehir dolaştı kapısında kuyruklar oluşturdu, bilet bulamayanların sıkıntıdan uyutmadı, merdivenlerde oturup izlemeye razı ettiği bu film başka sinemayla sevenine büyük bir kıyak yaptıktan sonra şimdi de 18 Haziran’da gece yarısında 00. 15’te Star TV’de yayınlanacak, kendinize bir iyilik yapın ve Türk sinemasına bir armağan olan bu filmi kaçırmayın.
Filmimizin konusuna kısaca bir değinmek gerekirse dışarıdan baktığımızda küçük bir dünyaya sıkışmış olan bir kaç taşra insanımızın yer yer onlara dert olan süper güçleriyle aşklarıyla, birbirleriyle ve kendileriyle olan yaşam mücadelesi anlatılıyor. Somutlaştıralım mahallenizdeki Bakkal Hüseyin’in cisimleri yönetebildiğini düşünün ama Bakkal Hüseyin yine Bakkal Hüseyin. Evine gidecek portakal soyup hanımının zorla izlettiği diziye bir göz atıp orada uyuya kalacak.
Filmin siyah beyaz olmasının filme kattığı masalsı havayı es geçmek olmaz ki burada herkesin cesaret edemeyeceği bir durumun altından ustalıkla kalkmasından dolayı yönetmeni bir kez daha tebrik etmek lazım. Filmde her ne kadar süper güçleri olan insanlar anlatılsa da o insanların bizden birileri olması sizi hikayenin tam ortasında bağdaş kurup olaylara tanık olmanızı sağlıyor.
Her biri katmanlı ve sağlam bir şekilde yaratılmış karakterler ise son zamanların en başarılı oyuncuları tarafından hayat buluyor. Filmin kadrosu zaten tam olarak rüya kadro ama burada oyuncuların çoğunun çok sevilen bir absürt komedi dizi oyuncuları olması yer yer anlamsızca sizde bir tebessüm oluşturuyor. Fakat filmin komedi dozunun hakkını yememek lazım özelikle cemal ve Yasemin’in çay bahçesindeki ilaç içme sahnesinde güldüğüm kadar herhangi bir ben komedi filmiyim diyen bir filme gülmemiştim.
Kuşkusuz ki kendine has çekim planları bu filmde de karşımıza çıkıyor ve filmin eşsizliğine eşsizlik katıyor, sakinliğini koruyan çekim planları karakterlerin tekinsizliği ve absürtlüğü arasında kendine yer buluyor.
Filmde iki kere dönen iki şarkının filme katkısı ise gerçekten muazzam hele ki Mreyte Ya Mreyte adlı şarkı siz filmden çıktığınızda peşinizi bırakmıyor hatta filmi izlememin üzerinden aylar bile geçmiş olsa bu yazıyı yazarken dahi tekrar tekrar kendini dinletiyor. Yaratıcısı bu şarkıyı bu film için yapsa bu kadar yakışırdı.
Final sahnesi ise filmin yarattığı absürt havaya ve filmin mottosu olan ‘İnsan endişeden yaratılmıştır’a laaps diye oturmuş.
Toparlayalım, film gerçekten sinemamız için büyük bir nimet olmakla beraber geleceğin yönetmenlerine büyük bir ilham kaynağı olacaktır. Eğer isterseniz yapabilirsiniz koşullar ne olursa olsun, taşrada yaşayan süper kahramanlar yaratabilirsiniz.
Onur Ünlü abimizin kendi sinemasının en ustalık işi olan ve masalsı anlatımıyla kendini unutturmayacak bir filme imza attığı için tekrar tebrik ediyorum.
Bu arada “Hatırlattın da Haziran Sonunda Çocukluğumu Yakalım”
“Sen Aydınlatırsın Geceyi”
Kim Çekmiş: Onur Ünlü
Kim Yazmış: Onur Ünlü (Abimiz aslan gibi bir şairdir de)
“Bizim Taşramız, Bizim insanlarımız ve Bizim Süper Kahramanlarımız”
Yeşilçam denildiği zaman aklımıza direk Ayhan Işık, Belgin Doruk, Sadri Alışık, Fatma Girik, Türkan Şoray, Tarık Akan, Ediz Hun, Emel Sayın, Gülşen Bubikoğlu, Filiz Akın, Cüneyt Arkın, Kemal Sunal, Kadir İnanır, Hülya Koçyiğit, Kartal Tibet gibi daha nice nice efsane sanatçılar gelir. Yeşilçam filmleri hayatımızda herzaman bambaşka bir yer edinmiştir. O içtenlik, samimiyet, sadelik maalesef şimdiki filmlerde yok.
Yeşilçam, Beyoğlu’nda bir sokağın adıydı. Eskiden tüm film şirketleri o sokaktaydı ve herşey orada olup biterdi (bununla ilgili diğer bir yazımı okumanızı tavsiye ediyorum:
Türk sinemasının bu ‘Altın Çağın’da ne internet vardı, ne de televizyon. İnsanlar ya sık sık sinemaya giderdi, ya da tiyatroya. Hatta köylerde bile açık hava sinemaları vardı ve insanlar büyük heyecanla her hafta yayınlanacak filmleri dört gözle beklerdi. Dolayısıyla değer kavramı, sanatçılara gösterilen saygı ve hürmet çok farklıydı. 1950-60 yılları arasında senede 60’a kadar filmler çekilirdi ve bu sayı git gide artmaya başladı. En yoğun dönem 1960-70’ler arasındaydı. Bu dönemde toplam 1700 adet sinema filmi çekilmiştir ve senede 50-60 milyon seyirciye ulaşmıştır filmler (rekor 1972 yılıdır. O sene 311 film çekilmiştir). Kötü kalpli zenginler, temiz kalpli yoksul kızlar ve delikanlılar, namus uğruna işlenen cinayetler, kötü yola düşmüş ama altın kalpli fahişeler gibi klişeler filmlere git gide yerleşti.
Kim hatırlamaz o herkesin dilinde olan klasik Yeşilçam sözlerini; ‘N’ayır n’olmaz; Anneciğim, ben bu adamı çok sevdim, ona amca diyebilirmiyim; Güzel olduğunuz kadar küstahsınız da; Görüyorumm, görüyorumm; Beni paranla satın alabiliceğinimi sandın, küstah; Ne olur gerçeği söyleyin doktor, yaşayacakmıyım’ ve bunun gibi yüzlerce sözü…
O dönem filmler başrölde oynayan ‘yıldız’larla anılırdı. İnsanlar alıştıkları simaları görmek ister, onlar gibi giyinir, onlar gibi davranırdı. Yeşilçam sanatçılarına özenildiği kadar hiçbir sanatçıya özenilmemiştir heralde. Bu dönemler magazinide doğurmuştur. ‘Bu insanlar ne yer, ne içer, ne giyer’ merakı sarardı insanları. O dönemler TV olmadığından, sanatçılar dergilerde boy gösterirdi. SES dergisinin kapak yarışmaları oluyordu. O yarışmaların amacı, sinemaya yeni oyuncu kazandırmaktı.
Anadolu’nun dört bir yanından fotoğraflarını derginin adresine gönderenler bir jüri tarafından seçiliyor ve İstanbul’a davet ediliyordu. Orada deneme filmleri çekildikten sonra yeni JÖN’ler sinemaya ilk adımlarını atıyordu. Türk sineması bu şekilde Ajda Pekkan, Ediz Hun, Hülya Koçyiğit, Kadir İnanır, Sümer Tilmaç, Seyyal Taner, gibi sanatçılar kazandı.
En çok film çeken erkek sanatçı Cüneyt Arkın (300 civarı) ve en çok film çeken kadın sanatçı Türkan Şoray olmuştur (200 civarı). Bu iki jönlerinde meşhur kararları vardı. Şoray, 1965 yılında ‘Türkan Şoray Kanunları’ ile anılırken Cüneyt Arkın’nda romantik filmlere ‘elveda’ diyerek, akrobatik filmlere ilk adımını atmaya karar verdi ve bu alanda gayet başarılı oldu.
Yeşilçam’ın karakteristik oyuncularınıda herkes bilir. Pala bıyık babacan Hulusi Kentmen, kötü kadın Aliye Rona, kötü adamları Erol Taş ve Ali Şen. Bir de ‘Çirkin Kral’ Yılmaz Güney vardı. İnsanlar her nekadarda ona karşı olmuş olsalar da, o bir konuşmasında; ‘İnsanlar bana karşı durdukça ben güçleniyorum’ diyerek çok büyük başarılara imzasını atmış ve bir çok konuda Türk Sinemasın’da öncü olmuştur. Oyunculuğunun ardından yönetmen ve rejisör olarak salon filmleri yerine, Türkiye’nin sorunlarını beyaz perdeye taşımıştır.
Ve tabiki de hepimizin imrendiği Yeşilçam aşkları vardı… Perde önünde gördüğümüz vazgeçilmez ikililer; Belgin Doruk-Ayhan Işık, Türkan Şoray-Kadir İnanır, Tarık Akan-Gülşen Bubikoğlu, Ediz Hun-Filiz Akın gibi yakıştırdığımız çiftler. Ama bu aşkları gerçek hayata taşıyan çok az oldu. Mesela Ediz Hun ve Hülya Koçyiğit birbirlerine 60’lı yıllarda aşık olurlar ve evlenme kararı alırlar. Fakat Hülya Koçyiğit’in annesi bu evliliği onaylamaz ve çift ayrılır. Ferdi Tayfur ve Necla Nazır’ın aşkları ise evlenmemelerine rağmen 33 yıl sürer (çiftin ayrılalı henüz bir kaç yıl oldu). Türkan Şoray-Cihan Ünal evlenirler (gerçek aşkı Rüçhan Adlı olsa da, tek engel Rüçhan’in evli olmasıydı). Kamera arkası aşkların diğerleri ise Fatma Girik ve yönetmen Memduh Ün’ün ve Filiz Akın-Türker İnanoğlu gibi çiftlerdir. Sonradan Türker bey Filiz Hanım’dan boşanır ve Gülşen Bubikoğlu ile evlenir (hala evliler).
Bunların haricinde birde diğer ikililer vardı; Kemal Sunal-Şener Şen gibi, Metin Akpınar-Zeki Alasya gibi, Münir Özkul-Adile Naşit gibi…Sizi bilmem ama benim en sevdiğim film ‘Hababam Sınıfı’ serisi. Ezberlediğim halde hala sık sık izlerim…
En çok sevdiğim ve etkilendiğim aşk filmi ise Atif Yılmaz’ın ‘Selvi boylum al yazmalım’ıdır hiç şüphesiz..’Sevgi neydi peki?’ Bu son sahnesi sanırım hepimizin hafızasına kazıldı.
Birde Yeşilçam’ın efsane şarkıları vardır. Cahit Berkay müziklerini herkes bilir… 150 civarı müzik bestesi yapmıştır Yeşilçam için. Efsane film müziklerinden oluşan bu klibi izlemenizi tavsiye ederim. Gerçekten çok duygulanacaksınız…
Sizi bilmiyorum, ama ben bu filmleri müzik eşliğinde izlediğim zaman hala çok ama çok duygulanıyorum ver hep o dönemde yaşamanın hayalini kuruyorum…Teknoloji çağı maalesef bir çok değerleri yok etti ve ‘ne varsa eskilerde var’ dememize yol açtı…
Bütün eleştirileri bir kenara bırakarak, her ne kadar da toz pembe bir dünya sunsa bize Yeşilçam filmleri, yine de karşılıksız sevmeyi, içtenliği, dürüstlüğü, bağlılığı ve değer vermeyi sinema ekranından gerçek hayata taşımaya örnek bir dünya yaratmıştır… Dolayısıyla hayatta olan olmayan tüm sinema emekçilerine bir kez daha teşekkür etmek istiyorum. Sizi bilmiyorum, ama benim şimdi bir Yeşilçam filmi izleyesim geldi…
Travma ya da alkolün nedensel faktör olmadığı yeni epilepsi teşhisi konmuş yetişkin hastaların yaklaşık olarak beşte birinde bir tümör bulunur. Tek başına baş ağrısı ender olarak bir tümörün yegane semptomudur.
Beyin ve Spinal Cord Tümörleri Epidemiyolojisi
Merkezi sinir sistemini etkileyen tüm tümörlerin yüzde onu spinal kord tümörleridir. Merkezi sinir sistemi tümörleri tüm tümörlerin yüzde 3- 4’ünün oluşturur. Görülme sıklığının yoğun olduğu yaşlar erkek çocukluk ve orta yaş sonrasıdır.
Beyin ve Spinal Cord Tümörleri Etiyolojisi
Çoğu merkezi sinir sistemi tümörünün sebebi bilinmemektedir. Immunosüpresyon ve immunolojik yetmezlikler yanında öncesinde gerçekleşmiş radyoterapi uygulamaları tümör riskini artırır. Nörofibromatozis tip 2 ve tüberöz skleroz yüksek bir merkezi sinir sistemi tümörü gelişimi riski ile bağlantılıdırlar.
Beyin ve Spinal Cord Tümörleri Belirtileri
Semptomlar lokalize doku zedelenmesi, basınç ya da irritasyon sebebiyle oluşmuş bölgesel ya da intrakraniyal bir kütlenin sebep olduğu genel semptomlar olabilir.
Semptomlar tümör yeterli büyüklüğü ulaşıncaya kadar yavaş şekilde ilerleyebilir ya da semptomların kolayca meydana geldiği bir bölgeye yayılabilir. Tümör içine bir kanama akut bir klinik görünüme sebep olabilir.
Hastaların yaklaşık olarak yüzde 30- 50’sinde epilepsi, bir beyin tümörünün bir semptomudur. Travma ya da alkolün nedensel faktör olmadığı yeni epilepsi teşhisi konmuş yetişkin hastaların yaklaşık olarak beşte birinde bir tümör bulunur.
Tek başına baş ağrısı ender olarak bir tümörün yegane semptomudur. Nüfus içinde farklı türlerde baş ağrısı oldukça sık görüldüğünden teşhis bakımından düşünüldüğünde baş ağrısı zorlayıcı bir semptomdur.
Posterior fossa ya da beyin sapı tümörleri hariç olmak üzere hidrosefali ile bağlantılı klasik baş ağrısı genellikle bir erken belirti değildir. Bununla beraber daha bölgesel, basınç kaynaklı baş ağrıları daha erken ortaya çıkar.
Basınç kaynaklı baş ağrısı, CSF akımı bozuklukları ya da intrakraniyal basınca yol açan tümör kitlesinin büyümesi sebebiyle meydana gelebilir. Ağrı artarak daha şiddetli hale ulaşır, uzanıldığı sırada meydana gelir, hastanın uykusunu bölebilir ve bulantı hatta kusmaya sebep olabilir. Yükselen basınç (öksürme ya da ıkınma) ağrıyı artırır.
Zihinsel fonksiyonlarda bozukluklar beyin tümörü olan hastalar arasında yaygındır. Bu bozuklukları teşhis etmek zor olabilir çünkü hastalar çoğu zaman yaşadıkları zorlukları hafife alır ya da bunları kendi kendilerine tanıyamazlar. Özellikle frontal lobda daha geniş çaplı nöral ağların bozulmamış faaliyetlerini gerektiren idari fonksiyonların düzenlenmesi, kolayca alt üst olabilir. Bu durum, örneğin inisiyatif alımı ve muhakeme, durumları yapılandırma ve organize etme ve konsantrasyon ve dikkatin yönlendirilmesi becerilerinde zayıflama ve yavaşlama olarak kendini gösterir.
Ayrıca hafıza, dil ve vizüospasyal algılama ile bağlantılı bozukluklar da görülür. Bunlar çoğu zaman tespit edilmemiş olarak kalabilir ya da sebebinin tükenme ya da depresyon olduğu düşünülebilir.
Uyanıklığın düzenlenmesi çoğu zaman bozulmuştur ve bu da olağan dışı yorgunluğa ve aşırı uykuya ya da huzursuzluk ve uyku bozukluklarına sebep olur.
Motor semptomlara, beynin belirli, daha derin bölgelerinde, motor korteks içinde ya da beyin sapında bulunan piramidal yolu etkileyen tümörler sebep olur. Serebellar tümörler ataksi ya da sersemlik ile bağlantılı olabilir.
Yanlış lokalize olmuş semptomlar
İntrakraniyal basınç arttıkça, okülomotor ve abdusens sinirleri , tümör onların civarında yer almasa dahi, kolayca zarar görebilir.
Beyin sapı beyincik çadırının sınırına baskı yapabilir ve bu da hemiparezi semptomlarına yol açabilir.
Posterior fossa tümörleri başlangıç olarak hidrosefali ile birlikte ortaya çıkabilir.
Serebellopontin köşede en yaygın görülen tümör akustik nöromadır.
Spinal kord tümörleri ağrının yanında paralize ve duyusal semptomlara sebep olur.
Hipofiz çukuru tümörleri, Hormonal bozukluklara ve optik sinire uyguladıkları baskıdan dolayı görsel alan defektlerine sebep olur.
Beyin ve Spinal Cord Tümörleri Teşhisi
Geçmiş ve nörolojik muayeneler hayati öneme sahiptir. Objektif anormallikler, tıpkı farklı semptom kombinasyonları gibi her zaman öneme sahiptir. Epileptik bir nöbeti, özellikle eğer fokal ya da motor olmayan özellikteyse, teşhis etmek zor olabilir. Hastanın baş ağrısı karakteristikleri çoğu zaman geçmişteki baş ağrılarından farklıdır ve baş ağrıları diğer işaretler ve semptomlarla bağlantılıdır. Yüksek intrakraniyal basınç ve papil ödemi ender olarak görülür; çoğunlukla tümörler bunlar gelişmeden önce teşhis edilir. Çoğu zaman bir tümör semptomların sebebi olarak ortaya çıkmaz ancak hasta, beynin CT ya da MRI taraması gibi ilave tetkikler gerektiren beyin ile ilgili semptomlar gösterir. Bir CSF muayenesi, kafatası röntgeni ya da bir EKG beyin tümörlerinin ilk teşhisinin bir parçasını oluşturmaz. Bir akustik nöromanın erken belirtileri genellikle otolojik testlerde açık şekilde görülür.
Merkezi Sinir Sistemini Etkileyen En Yaygın Tümörler
SSS tümörlerinin 100’e yakın farklı histolojik türü bulunmaktadır. Gliomlar, meninjiyomlar ve nörinomlar en yaygın türlerdir.
Gliomlar
Gliomlar SSS vakaların yaklaşık yüzde 50’sini oluşturarak SSS tümörleri içinde en yaygın grubu meydana getirir.
Derece I: Pilositik astrositom ve gangliyogliyom
Benign ve genellikle cerrahi yoldan rezeksiyon ile tamamen alınabilir.
Bununla beraber kısmi bir eksizyon sonrasında 10 yıldan daha fazla bir süre boyunca takip edilmelidir.
Çoğunluğu çocuklar ve genç yetişkinlerde meydana gelir; hastaların yaklaşık olarak yüzde 75’i 20 yaşından küçüktür. Çocuklarda en sık görülen tümördür.
Derece II: Astrositom ve oligodendrogliom
Yetişkinlerde meydana gelir ve beyin dokusu içinde yavaşça büyüyerek etrafını infiltre eder.
Oligodendrogliomlar oldukça iyi bir prognoz taşırlar. Bununla beraber Derece II gliyomları cerrahi yoldan tamamen almak ender olarak mümkündür ve malign hale dönüşebilirler.
Ortalama hayatta kalma süresi 7 yıl ya da daha fazladır.
Derece III: Anaplastik astrositom ve oligodendrogliom
Ortalama hayatta kalma süresi yaklaşık olarak 5 yıldır.
Derece IV: Glioblastom
Tüm gliomlar içinde en yaygın ve malign olanıdır; tüm yetişkin gliomların yaklaşık olarak yarısı bu gruba aittir.
Ortalama hayatta kalma süresi yaklaşık olarak 1 yıldır. Modern kemoterapi sayesinde 2 yıl hayatta kalma süresi yaklaşık olarak yüzde 25’tir.
Ependimom
Ependimom ependimik dokudan kaynaklanır. Tüm gliomların yaklaşık olarak yüzde 3-9’unu ve spinal kord gliomlarının yaklaşık yüzde 50’sini oluşturur.
Eğer cerrahi tümör alımı makroskopik olarak tamamlanmışsa prognozu iyidir. Spinal kord ependiyomları çoğu zaman bu kategoriye dahildir.
PNET (primitif nöroektodermal tümör)
Genel olarak çocukları etkileyen ve bir grup malign (Derece IV) ve medülloblastom tümörler en yaygın tiplerdir.
Tedavi sonuçları son birkaç on yılda önemli derecede ilerlemiştir ve yaşam kalitesi meydana gelen ciddi bir sorundur. Supratentoryal tümörlerde 5 yıl hayatta kalma süresi yüzde 30’un üzerine ve posterior fossa tümörlerinde yüzde 85’e kadar çıkabilir.
Merkezi Sinir Sistemini Etkileyen Diğer Tümörler
Schwannoma: Benigndir ve yavaş şekilde büyür. Schwannomalar tüm merkezi sinir sistemi tümörlerinin yaklaşık olarak yüzde 10’unu oluşturur. Schwannomalar sinir sistemi boyunca yerleşmiş olabilir. İntrakraniyal boşluktaki tümörün kaynakladığı bölge kraniyal sinirleri, en yaygın olarak da 8. Kraniyal siniri kapsar (akustik nöroma).
Meninjiyom: Genellikle (tüm vakaların yaklaşık olarak yüzde 95’inde) serebral meninkslerden kaynaklanan benign, iyi sınırlandırılmış bir tümördür ve yavaş şekilde büyür. Kadınlarda, orta yaşlılarda ve yaşlı kişilerde daha yaygındır. Çoğu zaman tamamıyla kesilip alınabilir. Bununla beraber primer ve tekrarlayan tümörler sakatlığa sebep olabilir. Spinal kord tümörlerinin yaklaşık yarısı meninjiyomlardır.
Hipofizeal tümörleri: Büyük çoğunluğu hipofizeal adenomlardır. Ayrıca aynı bölgede bulunan kraniyofarinjiyom, hipofiz bezi yetmezliğe ya da görsel bozulma ve şiddetli kognitif semptomlara sebep olan konjenital bir tümördür.
Primer serebral lenfoma: Giderek artan sayıda teşhis edilmektedir, özellikle ileri yaştaki nüfus içinde. Serebral lenfoma başlangıç evresinde tedaviye iyi cevap verir ancak çoğu zaman tekrar eder. Hastaların yaklaşık olarak yüzde 20’sinde, tümör dokusu ayrıca gözde de bulunur. Ayrıca meninjiyal hastalığın yer alması da mümkündür.
Metastaz
Çoğu beyin ve spinal kord tümörleri vücudun başka bir yerinde bulunan tümörlerin metastazıdır. Beyin metastazı insidansının değerlendirilmesi zordur çünkü kanserin terminal safhasında merkezi sinir sistemi metastazları özel bir önem taşımaz. Bununla beraber klinik açıdan önemli beyin metastazları insidansının, hastanın yaşamını uzatmaya yarayan ileri tedavi yöntemleri sayesinde artışta olduğu ve neoplastik hastalıkların daha fazla kronik hastalıklar haline geldiği görülmüştür
Çoğu malign tümör beyne yayılabilir; bunlar arasında en yaygın olanları akciğer ve göğüs kanseridir. Bazı akciğer kanserleri beyin metastazına bakılarak teşhis edilir ancak göğüs kanseri genellikle beyne ulaşmadan önce vücudun diğer kısımlarına yayılır. Soliter metastaz genellikle cerrahi yoldan alınabilir.
Metastaz lokal dokudan ve kemiklerden infiltrasyon yoluyla spinal korda ulaşabilir ya da doğrudan spinal dokunun içine doğru gelişebilir.
Meningeal karsinozda, malign neoplastik hücreler meninksler boyunca, ayrı bir neoplazma oluşturmadan hızlı şekilde çoğalır. Klinik görünüm kronik menenjitin görünümüne benzer, bakınız. Meningeal karsinoz, örneğin melanom, lösemi, göğüs kanseri ve akciğer kanseri ile bağlantılıdır.
Beyin ve Spinal Cord Tümörleri Tedavisi
Basınç kaynaklı semptomların tedavisi
Hasta basınç kaynaklı semptomlar ya da ciddi nörolojik eksiklikler ile başvuruda bulunmuşsa hastanın durumu, tümör etrafındaki ödemi azaltmaya yardımcı olan deksametazon ile 6- 24 saat içinde hafifletilebilir (oral yoldan ya da intravenöz olarak 10 mg’a kadar günde 2- 3 kez).
Eğer basınç kaynaklı semptomlar hayatı tehdit edici ise (bilinç kaybı, pupiller dilatasyon), bir infüzyon olarak 1.5– 2 g/kg mannitol uygulanabilir. Bu hastanın durumunu birkaç saat boyunca iyileştirir ve bu sırada hasta bir nörocerrahi ünitesine nakledilebilir.
Spinal kord tümörleri için ameliyatın gecikme olmaksızın yerine getirilmesi gerekebilir. Eğer tümör hareket alt kollarda devam ederken alınmışsa semptomlar genellikle geniş ölçüde iyileşir. Eğer paraparezi ameliyat öncesinde de mevcutsa hasta ameliyat sonrasına dek yürüme kabiliyetine kavuşamaz.
Cerrahi tedavi, radyoterapi ve sitotoksik kemoterapi
Amaç her zaman biyopsi ya da rezeksiyon yoluyla alınmış bir örneğe dayalı histolojik bir teşhis olmalıdır. Nöroradyolojik görüntüleme çalışmaları vakaların yaklaşık olarak yüzde 10’unda hatalı olan histolojik bir teşhis sağlar.
Beyin dokusu dışından kaynaklanan (örneğin meninjiyomlar ve schwannomalar) tümörlerin tedavisinde olduğu kadar pilositik astrositomlar ve gangliyogliyomların tedavisinde de tümörün tamamen alınması çoğu zaman mümkündür.
Diğer gliyomların tamamen alınması ender olarak başarılıdır ancak rezeksiyonun genişliği (debulking) prognoz ile doğru orantılıdır. Gliyomların tekrarlamaya genel bir eğilimi vardır.
Radyoterapi sırasında uygulanan sitotoksik kemoterapi glioblastomların prognozunu önemli derecede iyileştirmiştir. Adjuvan kemoterapi kombinasyonları ile iyi sonuçlar elde edilmiştir.
Sitotoksik ilaçların ayrıca Derece III oligodendrogliomlarda da etkili olduğu görülmüştür.
Derece II tümörlerinde radyoterapinin genel prognozu iyileştirmesi olası değildir ancak hastalıksız geçen süreyi uzatabilir. Bu süreyi göz önüne alınca, radyoterapi ve sitotoksik kemoterapinin zamanlaması rezidüel tümör kitlesine, hastanın yaşına, vs. bağlıdır.
Tümörün tipine bağlı olarak radyoterapi ve sitotoksik kemoterapi zaman kaybetmeden ya da tümör tekrar ettiğinde verilebilir.
Serrebral lenfoma radyasyona iyi cevap verir. Ancak radyoterapi ciddi yan etkiler ile bağlantılıdır ve bu sebeple kombinasyon kemoterapisi genellikle tercih edilen tedavidir. Radyoterapi günümüzde tekrarlayan lenfomada ve gözü infiltre eden lenfomada kullanılır.
Tek bir beyin metastazı cerrahi yoldan kesilip alınmalıdır. Eğer birden fazla metastaz mevcutsa tedavi radyoterapiden meydana gelir. İntratekal sitotoksik ilaçlar çoğu zaman hayat kalitesini iyileştirir ve bazen genel durumu iyi olan hastalarda hayatta kalma süresini uzatır.
Hidrosefali bir şant ile tedavi edilir.
Yeni tedavi şekilleri arasında bir “gama bıçağı” ya da lineer hızlandırıcı ile eksternal olarak uygulanan stereotaktik radyasyon yanında, Biyolojik ilaçlar ve çeşitli kombinasyon kemoterapi rejimleri bulunur.
Beyin ve Spinal Cord Tümörleri Takibi
Tekrarlayan beyin tümörü aktif şekilde tedavi edildiği sürece takip bir nöro-onkoloji ünitesinde gerçekleştirilmelidir.
Bu hastaların yerel sağlık bakımı servislerine aşırı bir yük haline gelmesini önlemek için bu hastaların semptomatik tedavileri etkili şekilde organize edilmelidir. Epilepsinin tedavisi ve kognitif sorunlar için olduğu kadar rehabilitasyon gereklerinin ve çalışma ve araç kullanma becerilerinin değerlendirilmesi için nörocerrahi uzmanlığı gereklidir.
Tedavi eden doktor nöroradyolojik araştırmaları organize edebilmeli ve konsültasyon amacıyla çeşitli uzmanlara ulaşımı olmalıdır. Tedavi sorumluluğu sadece terminal safhada bir temel sağlık bakımı kliniğine devredilebilir.
Kan testlerinin izlenmesi ya da göğüs röntgenleri önemli değildir. Primer beyin tümörleri, ender hemanjiyoperisitom hariç olmak üzere, merkezi sinir sitemi dışına oldukça nadiren yayılır.
Beyin ve Spinal Cord Tümörleri Komplikasyonları
Tümör ve tedavisi çoğu zaman rezidüel nörolojik eksiklikler ve kognitif bozukluklar bırakır. Eğer prognoz, kısa bir süre için bile olsa, iyi ise, hastanın rutin rehabilitasyon için erişimi olmalıdır. Çoğu hasta ayrıca konuşma terapisi, meşguliyet tedavisi, fizyoterapi ve nöropsikolojik rehabilitasyonu içeren daha kısa programlarda da faydalanabilir. Bu programlar semptom tedavisini kolaylaştırmak amacıyla kendi kendine rehabilitasyonu teşvik edecektir.
Epilepsi yaygındır. Eğer hasta ameliyat öncesinde epileptik nöbetler geçirmişse ilaç tedavisine tümör alındıktan sonra da devam edilmelidir. Profilaktik antiepileptik ilaç tedavisinin faydalı olduğu görülmemiştir.
Eğer hastada baş ağrıları, bulantı, sersemlik, zihinsel kapasitede bozulma ya da yürüyüş bozuklukları geliştirirse şant disfonksiyonundan şüphe edilmelidir. Şant elle muayene edildiğinde, valf genellikle sağ kulağın arkasında hissedilir. Sert ya da dişli bir valf disfonksiyona işaret eder. Şant disfonksiyonundan duyulan bir şüphe genellikle beynin bir CT taramasını gerekli kılar.
Tekrarlamadan ne zaman şüphe duyulmalıdır?
Kötüye giden nörolojik eksiklik ya da epileptik nöbetler bir tekrarlamaya işaret eder. Tedaviden sorumlu doktor hastanın daha önceki semptomları ve işaretleri ile aşina olmalıdır. Eğer tekrarlayan bir tümör tedavi edilecekse, semptomlar ciddi şekilde kötüleşmeden önce tümör genellikle bir MRI taraması ile tespit edilir.
Hasta artan intrakraniyal basınç semptomlarından ya da genel fonksiyonel kapasitesindeki bozukluklardan şikayet edebilir.
Eğer tekrarlamadan şüphe ediliyorsa, bir nörologa ya da nörocerraha başvurulmalıdır. Tekrarlayan bir tümörün tedavi seçenekleri hastadan hastaya değişebilir. Ender olarak, tedaviden birkaç yıl sonra radyasyon ensefalopatinin sebep olduğu ilerleyen semptomlar gelişebilir. Radyasyon ensefalopati için tedavi seçenekleri sınırlıdır.
Küresel ısınma tanımını yazarsak, atmosfere salınan gazların sebep olduğu sanılan sera etkisinin sonucunda, Dünya üzerinde yıllar içinde kara, deniz ve havada belirlenen ortalama sıcaklık ve soğuklukta görülen yükselmeye verilen addır. Peki, en önemli etkenler nelerdir? İnsanlar ve onun yaptığı sanayi, teknoloji vs. birçok şeyden gelen havayı ve atmosferi tamamen öldüren bilgisizliği mi? Yoksa bencilliği mi? Yazımızda buna detaylı bir şekilde anlatacağız.
Sanayi Devrimi’nden de bilindiği gibi, dünyamızda iklim değişikliğinin ilk kırılma noktasını yaşadık. Buhar motorlarının keşfiyle, mühendisler daha fazla hammadde, insan gücü veya başka faktörler arayışına girdiler. Yaşanabilir dünya. Fakat “yaşanabilir dünya” fikri yüzyıllar geçtikçe tüm dünyada ciddi bir soruna neden oldu. Bir araba monte edilmeden veya bir mühendislik yapısı (karayolları, köprüler, gökdelenler) yapılmadan önce tahmin edebiliyorlar ise, mühendisler çizimleri olan yer değiştirmelerin bazı hesaplamaları gibi bir fizibilite raporu elde ederler. Fakat 1. Sanayi Devrimi başladığında, bilim adamları ve mühendisler, teorik bilgilerin ne anlama geldiğine dair hiçbir fikri yoktu. İlk icatlar doğal dünyadaki gözlem tecrübelerinden geldi. Fakat tek bir şeyi kaçırdılar ve yaşanabilir ve sürdürülebilir bir dünya yaratmanın en önemli unsuru oldu. Buna “doğanın saygısı” denir.
Bu soruna bir bilim adamının bakış açısı olarak yaklaşırsak, daha fazla enerji ürettiğimizin farkına varırız ve bu durum her yıl daha fazla ısınmaya neden olur. Bu, fosil yakıtlardan enerji ürettiğimizi, yeşil alanları yıktığımızı, tarımda kimyasallar ve sentetik gübreler kullandığımız anlamına geliyor. Diğer sorun, dünyanın en çok kullanılan malzemesi “su”, ikincisi somut… Bu noktadan itibaren somut üretimde kullanılan su doğal döngüye katılamaz. Bütün bu sorunları bir arada düşünürsek, kutuplardan buzulların erimesiyle dünyanın bize biraz su temin ettiğini söyleyebiliriz. Biyolojiden bildiğimiz gibi, enzimler zayıf su miktarı altında reaksiyona neden olamazlar. Dolayısı ile, kesin sonuç, yeryüzündeki kimyasal reaksiyonların zayıf su miktarlarıyla sorun yaşadığı ve doğanın bu sorunun kendiliğinden giderilmeye çalışılması olduğu
Yeni fiziksel ve matematiksel teorilerin yardımıyla iklim üzerindeki bu değişimlerin neden ortaya çıktığına dair bir ifade yapabiliriz. Termodinamik kurallar için toprak daha sıcak olur, icat ettiğimiz sistemler fiziksel bir iş yapıyor ve bir kayıp olarak ısı üretiyor. Demografik koşullar nedeniyle kimyasal elementlerin doğal yüzdesi azalıyor ve bu vakaların geri kalanı dünyada yaşanamayan bir yer haline geliyor.
Meteoroloji konusunda faaliyet gösteren bilim insanları, dünyanın birkaç noktasına yerleştirilen istasyonlardan gözlem sonuçlarını alıyor. Bu sonuçlar yaklaşık olarak 50 yıl kaydedildi. Dolayısıyla bu verilerin yardımıyla iklim değişikliğinin yıllar içinde dünyayı nasıl etkilediğini tahmin edebiliriz.
Bu doküman, küresel ısınmanın ve iklim değişikliklerinin dünyayı önceden bilgi olarak nasıl etkilediğini anlamak için yazılmıştır. Bir hata varsa lütfen bize bildirin. Dolayısıyla doğru olanla düzenleyebiliriz.
Dünyayı daha yaşanılır hale getirmek ve mekanların insanlara hizmet edecek şekle gelmesini sağlamak amacıyla, tasarımcılar tasarımlarını gerçekleştirmektedir. Bir iç mimar, iç mekanların düzeni ve biçimlenişi için çalışırken, şehir planlama uzmanları kentlerin daha rahat nasıl kullanılabileceği üzerine kafa yormaktadır. Mimarlar yapıların ve yapılaşmanın çevre ile uyumunu araştırırken doğa dostu malzemeler ile insana uyumlu tasarımlar gerçekleştirir. Peyzaj mimarları ise, yapı ve insan arasındaki bağı, doğadaki ürünler ile sağlar ve yeşillendirme çalışmalarını yürütür. Tüm bu tasarım işleri ve süreçleri içerisinde ortak bir payda mevcuttur; evrensel tasarım. Peki ne demektir evrensel tasarım?
EVRENSEL TASARIM HİÇBİR İNSANI AYRI TUTMAZ
Evrensel tasarım, hiçbir insanı ayırmaksızın herkes için hizmet sunan, herkes için estetik kaygılar oluşturan ve herkes için kullanılabilir olan demektir. Buradaki herkes kısmında aslında evrensel tasarımı en çok ilgilendiren konu engellilerdir. Fiziksel engeli olan bir bireyin de müze gezebilmesi, görme engelli birisinin de tiyatroya gidebilmesi ve işitme engelli bir bireyin de konserde yer alabilmesini sağlayacak pek çok tasarım unsuru mevcuttur. Yani engelliler için de dünyayı diğer insanlar ile eşit şekilde yaşanacak hale getirmek mümkündür. Burada önemli olan nokta; bu tasarım unsurlarını, yaptığı tasarımlara eklemeyi ihmal etmeyecek tasarımcıların var olabilmesidir. Günümüzde çok şık, ihtişamlı ve ilgi çekici mekanlar tasarlanmaktadır. Ancak bir rampa girişi olmaması ya da asansör eklenmemesi bile, tasarımın ne kadar eksik olduğunu gözler önüne serer. Farkındalık yaratmak adına da unutulmaması gereken evrensel tasarım kriterleri, hiçbir insanı toplumdan dışlamamayı da vurgulayacak özellikler taşır.
TASARIMLARDA ENGELLİLER İÇİN NELER YAPILABİLİR?
Elbette, tasarımda engelliler adına yapılabilecek sayısız çalışma ve fikir bulunabilir. En temel olan fikirlere bakacak olursak;
merdivenlerin yanında doğru eğim ile rampaların yapılması,
yüksek binalarda asansör sistemlerinin dahil edilmesi,
görme engelliler için kabartmalı harfler ile yönlendirme ve açıklama tabelaların eklenmesi,
işitme engelli bireyler için her mekanda sesli yönlendirme ve açıklamaların dahil edilmesi veya ışık ile yönlendirmelerin sağlanması,
şehrin her noktasında zeminde yönlendirici malzemelerin kullanılması,
renkler ve desenler ile bir yeri ifade etme biçiminin kullanılması ve daha birçok seçenek sayılabilir.
Genel anlamda engelliler için tasarım oluşturulurken en çok malzeme farklılıklarından faydalanılmaktadır. Dokunarak algılama yetenekleri çok gelişmiş olan bu insanlara hayatı daha kolay hale getirirken, kendilerini de toplum içerisinde yeterli hissedebilmeleri sağlanacaktır. Doğru tasarım, her bireyi düşünerek ve her bireyi yaşama dahil ederek mümkün olacaktır. Hem toplumun hem de tasarımcıların bu anlamda bilinçlenmesi de şarttır.
Türkiye’in en büyük özgür yazılım topluluğu Özgürlükİçin.com, Pardus 2008 sürümünün hemen peşi sıra vites büyütüyor. Birinci yılını geçtiğimiz temmuz ayında dolduran Özgürlükİçin, topluluktan gelen öneri ve eleştiriler doğrultusunda hizmetlerini güncellemeye devam ediyor.
Yeni dönemde Özgürlükİçin’de pek çok yenilik yer alacak. Peki, neler bunlar?
1) Tema: Pardus kullanıcılarının hazırladığı duvar kâğıdı, simgeseti, imleç temaları, pencere dekorasyonları, Amarok eklentisi ve SuperKaramba temalarına hızlı erişimi ve paylaşımını sağlayacak bir merkez olacak burası. Süreç içinde yine Özgürlükİçin topluluğu içinden çıkacak Tema bölümü yöneticilerinin idaresine bırakılacak bu alanda, belli bir “özgünlük ve kalite standardı”nı yakalayan ürün ve tasarımlar sergilenecek.
Tema’nın gelecekte Özgürlükİçin’in en hareketli alanlarından birisi olmasını bekliyoruz.
2) Yeni Fikirler Arayüzü:Pardus Yaz Stajı Programı katılımcılarından sevgili Hüseyin Berberoğlu’nun yazdığı Yeni Fikirler Arayüzü, esin kaynağını Ubuntu’nun BrainStorm‘undan alan yeni bileşenimiz.
Yeni Fikirler Arayüzü ya da kısa adıyla “Beyin“, yeni dönemde topluluk talepleri ile geliştiriciler arasında önemli bir iletişim katmanı oluşturacak. Pardus 2009 Ürün Yöneticisi Selim OK’un yönetiminde bu bölüm, geliştiricilere hangi ihtiyacın topluluk tarafından nasıl ve ne kadar istendiğine dair “ölçülebilir” veri sağlayacak. Bu bölümü yeni tasarımda, sağda durmadan tazelenen bir Ajax penceresiyle sürekli göz önünde tutmayı düşünüyoruz.
3) E-Dükkan: Uzun zamandır bekliyordunuz ve sonunda oldu!
Türkiye’nin önde gelen bir alışveriş sitesinin işbirliğinde hazırlanan bu bölümde, orijinal Pardus t-shirt ve diğer lisanslı Pardus ürünlerini satın alma olanağına kavuşacaksınız. Özgürlükİçin’den satın alacağınız her lisanslı ürün, Pardus Projesi’nin gelişimine maddi katkıda bulunacak.
E-Dükkân bileşenimiz için sevgili Eren Türkay ve Uğur Çetin’e kocaman bir teşekkür borçluyuz.
4) Yeni arayüz: Özgürlükİçin’in tasarımını da sizlerden gelen öneri ve eleştiriler doğrultusunda güncellemeye giriştik elbette… Üzerinde çalıştığımız bir taslak tasarımı sizlerle şimdiden paylaşalım.
Tasarımın sağındaki boşluklarda aslında pek çok sürpriz gizli. Bunları bir sonraki haberimize bırakalım ama şimdiden de çıtlatalım sizlere, asıl bomba haberi hâlâ kendimize saklıyoruz :)..
Bu yandaki ekran görüntüsü de yeni oyun sayfamız olsun. Tasarıma ilişkin beğeni/eleştiri ve önerilerinizi foruma bekliyoruz…
5) Enemy Territory: GameTracker’ın listesinde 11’inciliğe kadar yükselen UrbanTerror sunucusuna yakında kardeş geliyor! Enemy Territory oyun sunucumuz yakında yayında…