Günümüzde insanlara çekilen videolar ile ulaşma oranı belki de tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar daha yüksek seviyelerde yer alıyor. İnternet ve video içerik dendiğindeyse akıllarak ilk gelen platform Youtube. Tabii ki video içerikler sadece Youtube’da paylaşılmıyor. Instagram, Facebook, Twitter ve hatta Pinterest gibi platformlar dahi video içeriklere büyük önem veriyorlar. Hal böyle olunca video içerik üretimine ve bunu internette kullanmaya ticaret dünyası da çok ciddi önem vermek zorunda. Çünkü insanlara ulaşabilmenin yolu insanların her istediklerinde istedikleri şeyi izleyebilecekleri platformlara kaymaya başladı. Hatta dijital içerik platformlarının da bu eğilimi görmeleri üzerine ne kadar popüler olduklarını her birimizi görüyoruzdur.
Ancak bugün insanlara video ile ulaşmak isteyen kişilerin bu işi ellerine bir telefon alarak kendilerini veya neyi göstermek istiyorlarsa onu videoya çekmek şeklinde yapmaları hiç faydalı bir yöntem olmayacaktır. Bu yüzden video içerikler ile insanlara erişmek isteyenler, muhakkak bunu yaparken belli başlı noktalara dikkat etmek durumundalar. Biz de kısaca bunlardan bahsetmek istedik.
Doğru bir video kurgu aracı seçin.
Bir video içerik üretirken dümdüz sadece görüntüden oluşan bir video ile insanlara ulaşmanın mümkün olmadığını muhakkak anlamışsınızdır. Bu şekilde yapılmış videolar, ne kadar iyi yapılmış olursa olsun izlenmezler. İnsanların ilgisini çekmek için videoda belli başlı düzenlemeler yapılmak zorundadır.
Bunlar arasında farklı açılardan görüntüler almak, farklı görüntüleri farklı yerlerde kullanmak ya da videonun fonunda dikkati arttırmak için duruma uygun müzikler kullanmak gerekir – ki videolar izlensin. Elbette bunu yapmak için de bir video düzenleme aracına ihtiyaç duyacaksınız.
Piyasada birbirinden farklı video düzenleme araçları mevcut. Ancak seçeceğiniz araç, sizin yapacağınız düzenleme işlerini pratik bir şekilde yapmanıza imkan tanıyacak bir araç olmalı. Zira bu işler size bu pratikliği sunmayan bir araç ile yapılması halinde saatler alabilen ve sabır isteyen işlerdir.
Bu tarz pratik video düzenleme araçlarının hangileri olduğuna dair daha detaylı bilgi almak için buraya tıklayın.
Bir içerik stratejisi oluşturmak.
Youtube’un veya video içerik pazarının ne denli büyük bir pazar olduğu konusunda hepimiz muhakkak hemfikirizdir. Bu yüzden buraya içerik oluşturmak istiyorsak bir şekilde bir stratejiyle bunu gerçekleştirmemiz şart.
Youtube’a göre video içeriklerin 3 farklı türü var: Hero, Hub ve Hygiene içerikler. Bu içeriklerin neyi ifade ettiğine bakalım.
Hero: Bu içerik türü bir anda tabiri caizse patlayan ve milyonlara erişen çoğu zaman viral içerikleri ifade eder.
Hub: Videoyu hazırlayan kanalın kullanıcı kitlesini tanıyarak yaptığı düzenli içeriklerdir.
Hygiene: Bu tarz içeriklerse daha profesyonel ve belli bir soruya cevap arayan kişilerin arayarak ulaştıkları içeriklerdir.
Öncelikle hazırlanacak içerik ya da oluşturulacak kanalın içerik stratejisinin ne olacağı konusunda iyi çalışılmalıdır. Bu çalışmalar neticesinde kanalın sorunlara cevap veren bir kanal mı yoksa salt eğlence üzerine bir kanal mı olacağı belirlenmeli ve buna göre içerik türlerinden hangilerinin daha yoğun bir şekilde hazırlanarak yayınlanacağına yönelik bir yöntem belirlenmelidir.
Video uzunluğunu iyi belirlemek
Bilindiği üzere çağımız tüketim çağı. Video izlemek isteyen kullanıcıların sizin videonuz dışında milyonlarca ve hatta belki de milyarlarca alternatifi bulunuyor. Rekabet düzeyi bu kadar yüksek bir piyasada ilgi çekici olmak gerekiyor. Dolayısıyla yapılan araştırmalar da dikkate alınarak özellikle bir kullanıcının videoyu izleyip izlemeyeceğine ilk 15 saniyede karar verdiği de göze alındığında videonuzun girişini mümkün olduğunca ilgi çekici tutun. Markayla ya da tanıtım görüntüleriyle başlayan bir video iyi bir girişe sahip değildir.
Bununla birlikte bir video içeriğin optimum uzunluğunun da iyi belirlenmesi gerekir. Bilgilendirici videolar için uzun videolar çok kötü bir tercih olmasa da yine de video ne videosu olursa olsun mümkün olduğunca kısa tutulmalıdır. Özellikle salt eğlence videolarının maksimum 10 dakikaya sığdırılmasında fayda bulunmaktadır.
İlgi çekici başlıklar
Bilindiği üzere insanlar bazı zamanlar ne izleyeceklerini bilmeden Youtube’a girebilirler. Böylesi durumlarda sizin videonuza insanları yönlendirebilmek için Youtube’un arama motorunda daha iyi görünebilecek şekilde videonuzu düzenlemeye dikkat etmeniz gerekir. Buna Youtube SEO’su denir.
Youtube veya diğer benzer sosyal medya platformlarında video içerik üreteceklerin muhakkak bu konuya dikkat etmeleri gerekir. Nitekim özellikle Youtube’da yayıncılık yapmak isteyenlerin kesinlikle bu konuda bilgi edinmelerinde fayda var. Zira, Youtube’un sizin videolarınızı doğru bir şekilde önerebilmesi için her şeyden önce videonuzun açıklama ve etiketleme kısımlarının dikkatli bir şekilde hazırlanması gerekmektedir.
Buna en bilindik bir yöntemi belirterek yazımızı da sonlandıralım. Youtube’un arama kısmında insanların sizin videonuza ulaşabilmesi için videonuzun ilgili olduğu kategoride insanların en çok kullandıkları kelime kalıplarına video açıklamanızda ve başlığında muhakkak yer vermelisiniz. Bu kelime veya kelimelerin neler olduğuna bazı ücretli araçları kullanarak bakabileceğiniz gibi Youtube’da alanınızda aklınıza gelen kelime veya kelime gruplarını arama çubuğuna yazarak da Youtube’un size önerdiği kelimeler üzerinden fikir edinebilirsiniz.
Bitcoin haberleri rekor seviyelere ulaştı ve son haftalarda Elon Musk’ın attığı kripto paralara yönelik tweetlerin ardından daha da büyüdü.
Tesla, ABD Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu’na yaptığı başvuruda 1,5 milyar dolar Bitcoin satın aldığını açıkladı.
Duyurunun etkisi, en hafif tabirle son derece yükseliş gösteren bir gelişmedir. Yatırımcılar haberi hazmederken Bitcoin rekor seviyelere çıktı ve yazı yazarken 45.644.68 $ ‘a ulaştı.
Tesla başvuruda, yatırım politikasını güncellediğini “bize nakit getirilerimizi daha da çeşitlendirmek ve maksimize etmek için daha fazla esneklik sağlamak için” olduğunu açıkladı.
Bu, elektrikli araç üreticisinin “dijital varlıklar, külçe altın, altın takası yatırım fonları ve gelecekte belirtilen diğer varlıklar dahil olmak üzere belirli alternatif rezerv varlıklarına” yatırım yapma hakkını saklı tuttuğu anlamına gelir.
Tesla’nın şu anda Bitcoin’de 1,5 milyar dolar sahibi olduğunu doğrulayan dosyalama, şunları ekledi:
“Yakın gelecekte, yürürlükteki yasalara tabi olarak ve başlangıçta sınırlı bir temelde, aldıktan sonra tasfiye edebileceğimiz veya edemeyeceğimiz şekilde, ürünlerimiz için bir ödeme şekli olarak bitcoin kabul etmeye başlamayı bekliyoruz.”
Dosyalama, dijital varlıkların fiyatının oldukça değişken olduğu ve fiyatların düşmesi durumunda Tesla’nın finansal durumunun “zarar görebileceği” konusunda uyarıda bulundu.
Geçtiğimiz haftalarda Tesla’nın CEO’su Elon Musk, Bitcoin’in destekçisi olduğunu açıkladı ancak “partiye geç kaldığını” itiraf etti.
Aralık ayında Musk, şirketi Bitcoin’e yoğun bir şekilde yatırım yapan MicroStrategy CEO’su Michael Saylor ile bir Twitter görüşmesi yaptı.
Saylor Musk’a tweet atarak “Hissedarlarınıza 100 milyar dolarlık bir iyilik yapmak istiyorsanız, TSLA $ bilançosunu USD’den #BTC’ye dönüştürün. S&P 500’deki diğer firmalar liderliğinizi takip edecek ve zamanla 1 trilyon dolarlık bir iyilik haline gelecektir. ”
Musk cevapladı: “Bu kadar büyük işlemler mümkün mü?”
Bu ileti dizisi Tesla’nın kararını etkilemiş olabilir ve son haftalarda Musk’ın Twitter yayınına Bitcoin ve Dogecoin’deki kripto yanlısı paylaşımlar hakim oldu.
Nayman Krallığını ortadan kaldıran, Tatarları, Merkitleri, Taicutları, Kerayitleri ve Kırgızları da kendine tabi kılan Cengiz Han, Moğolistan’ın tamamına hakim olmuş ve büyük bir Moğol İmparatorluğu kurmuştu.
1206 yılında kendine bağlanmış olan bütün kabileleri bir araya getirerek büyük bir kurultay topladı. Cengiz Han Kurultayda “Cengiz Yasası” adı verilen yasasını da açıklayarak; Zina yapanın kim olduğuna bakılmadan idam edileceğini, Livata yani erkek erkeğe ilişkiye girenin idam edileceğini, Kur’an-ı Kerim okuyan Müslümanlardan, hukuk adamlarından, hekimlerden, alimlerden ve kendilerini ibadet ve riyazete verenlerden vergi alınmayacağını, Bütün dinlere saygı duyulacağını, hiç bir din arasında ayrım yapılmayacağını, kötü ve ahlak dışı sözler kullanmanın yasaklandığını, her yılın başında bekar kızların Cengiz Han’a takdim edilmesini, adam öldürenin aynı şekilde idam edilmesini, yasaların uygulanması için oğlu Çağatay’ı görevlendirdiğini herkese duyurdu. Bu yasalarla Cengiz Han 3 şey hedeflemişti. Cengiz Han’a mutlak itaat, göçebe kabilelerin birleşmesi ve suç işleyenlerin merhametsiz bir surette cezalandırılması…
Moğol toplumu
Moğol toplumu, Cengiz Han’dan önce teşkilatsızdı. 1206 kurultayında devletin ordu ve içtimai teşkilatı da düzenlendi. Cengiz Han görevlere atayacağı kişileri kabile hiyerarşisine göre değil liyakate göre belirlemişti. Anahtar kelime ise sadakatti…
Cengizhan 1206 yılında mevcudu 10 bine ulaşan keşik adındaki muhafız birliğini kurdu. Genişleyen İmparatorluğa komutan ve idareci yetiştiren ve Cengiz Han’a sadakati ön planda tutan keşiğe katılabilmek büyük bir onurdu. Şamanların da katkısıyla kabilelere duyulan sadakati kendisine yönlendirmeyi mükemmel surette başarmıştı.
Moğol İmparatorluğu bir devlet olarak gerçek oluşumunu ancak Uygurlar’ın tam iştirakiyle sağlamıştı. Yerleşik hayata geçmiş olan, edebiyat, sanat ve ticaret açısından parlak bir uygarlığa sahip olan Uygurların da kendi istekleriyle Moğollar’a katılmasıyla Moğollar kültürel anlamda hızla bir yükseliş gösterdiler. Moğollar okuma yazma bilmeyen göçebe bir kavim oldukları için Uygurların alfabesi Moğolca için uyarlandı ve Uygur aristokratları devletin önemli yerlerinde görev almaya başladı…
Cengiz Han zamanında bugünkü Çin sahasında üç devlet vardı. Kansu civarında Tangut Krallığı olarak da bilinen Xia Hanedanı, kuzeyde Jin Hanedanı ve güneyde Song Hanedanı…
Cengiz Han, Moğollar’ın ezeli düşmanı olan Jin Hanedanı üzerine büyük bir sefer yapmak istiyordu. Lakin Jin Hanedanı oldukça güçlü ve köklü bir devletti. Cengiz Han ise o zamana kadar yalnızca göçebe kabileler ile harpler yapmıştı. Ne bir şehir kuşatmış ne de kale savunması vermişti. Dolayısıyla önce Jin Hanedanına saldırmak yerine Tangutlara, yani Çin topraklarını paylaşan üç devletten en zayıfına hücum ederek ordusunun değerini denemek istiyordu. Ayrıca Tangutlara hakim olursa Türkistan’a giden yolu kontrol altına alacağını ve Moğolların ezeli düşmanı olan Jin Hanedanını da batıdan kuşatmış olacağını planlıyordu.Kansu bölgesinde yaşayan, Tibet ırkından ve Budist dininden olan Tangut Krallığı ile yapılacak olan mücadele Cengiz Han’ın yerleşik ve medeni bir millete karşı yaptığı ilk sefer olacaktı…
Cengiz Han ordusunu hazırlayarak 1207 yılında Tangut Krallığı üzerine harekete geçti…Tangutlar ise Cengiz Han’ın karşısına ordu çıkarmak yerine güçlü surların arkasına saklanmayı tercih etmişlerdi…
Bunun üzerine Cengiz Han Tangutların önemli şehirlerinden olan Vulahay şehrini kuşattı. Ordusunun büyük çoğunluğu şehri kuşatırken diğer askerleri ise kırsal bölgeleri talan ediyordu. Fakat açık arazide düşman kuvvetlerini imha etmek için mükemmel bir şekilde teşkilatlanmış olan Moğolların müstahkem mevkileri almakta oldukça acemi ve deneyimsiz oldukları ortadaydı.Cengiz Han kaleyi nasıl ele geçirebileceğini düşünüp duruyor komutanlarıyla istişareler ediyordu. Uzun süren kuşatma sonunda Cengiz Han kaledekilere elçi göndererek şehirdeki haberci kuşlarını teslim ettikleri takdirde kuşatmanın kaldırılacağını bildirdi. Bu denli önemsiz bir şart karşısında şaşıran Tangutlar, bu şartı derhal yerine getirerek şehirde ne kadar kuş varsa Cengiz Han’a teslim ettiler. Bunun üzerine Cengiz Han kuşların ayaklarına kıtık parçaları bağlatarak ateşe vermeye başladı. Korkan ve alevler içinde kalan kuşlar yuvalarına dönmeye başladılar. Kısa süre sonra yanarak şehre dönen kuşların şehirde yangın çıkarması ile şehir birden alevler içinde yanmaya başladı. Şehirde büyük yangınların çıkmasını fırsat bilen Moğol ordusu merdivenler eşliğinde kalelere tırmanarak şehri kolayca ele geçirebilmeyi başarmıştı.
Vulahay şehrini bu suretle ele geçiren Cengiz Han ardından Tangutların başkenti olan Çong-Hing’i kuşattı. Bu şehir Vulahay şehrine göre daha sağlam ve büyüktü. Tangutlardan elde ettiği esirleri kullanarak şehrin su ihtiyacını karşılayan Huang-ho nehrinin yönünü değiştirmek suretiyle şehri susuz bırakarak teslim olmalarını sağlamaya çalıştı lakin nehri durdurabilecek bir bent yapmayı başaramadılar.
Sonbahar yağmurlarıyla nehir taşınca Moğol ordugahını su bastı. Cengizhan kuşatmayı kaldırmayı düşünüyordu. Ancak Moğol askerleri kırsal bölgeleri talan etmeye devam ediyordu. Nihayetinde Tangut kralı Cengiz Han’a elçi göndererek barış teklifinde bulundu. Kızı Çaka’yı Cengiz Han’a vererek onun sağ kolu olmak istediğini bildirdi. Moğollar istediği takdirde Tangutlar ordu gönderecek, bunun yanı sıra develer, av şahinleri, yün ve ipekli kumaşlardan oluşan düzenli bir haraç verilecekti. Bu şartlar altında bir tabiyet anlaşması yapıldı ve Tangutların kralı Li An-şi Cengiz Han’a bağlılığını bildirdi. Cengiz Han ise şimdilik planladığı büyük Jin Seferinden önce Tangutları kendine tabi kılmış, şehirleri ele geçirmek konusunda deneyim sahibi olmuş, Türkistan’a giden yolu kısmen kontrolü altına almış ve ezeli düşmanı olan Jin Hanedanını batı tarafından kıskaca almıştı…
Jin İmparatorluğu
Moğol yurtlarında hiç kimse Pekin sarayında Cengiz Han’ın büyük dedesi Ambakay Han’ın uğradığı işkence ve aşağılamayı unutmamıştı. Ambakay Han Çin zindanlarında işkence gördüğü sırada hayatını kaybetmişti. Bu yüzden Cengiz Han için Jin İmparatorluğunu ele geçirmek bir intikam meselesiydi…
1208 yılında Jin İmparatoru Ma-ta-ku ölmüştü. Yerine İmparator Çong-hei tahta geçti. Cengiz Han gençliğinde Ong Han ile birlikte Tatarlar ile harp ederken Jinlerle birleştiğinden beri onlar tarafından kendine tabii bir hükümdar olarak görülüyor ve Jin Hanedanına haraç ödüyordu. Şimdi ise hem Ong Han’ın ölmüş olması hem de Jin İmparatoru Ma-ta-ku’nun ölmesi ile Cengiz Han kendini Jin Hanedanına bağlılıktan azad edilmiş kabul etti.
Yeni İmparator Çong-hei, Cengiz Han’a bir elçi göndererek hem bağlılığını tazelemesini hem de ödemesi gereken haracı istemişti. Usûl gereği Cengiz Han’ın elçi önünde diz çökmesi ve sadakatini bildirmesi gerekiyordu. Ancak Cengiz Han diz çökmeyi reddederek:
‘Çong-hei gibi bir budala tahta layık mıdır ve onun önünde ben diz mi çökeceğim!’ diyerek elçiye tükürmüştü. Yeni İmparator Çong-hei bu haberi duyunca o kadar çok sinirlenmişti ki Moğol elçilerini oracıkta idam ettirdi. Bu olay üzerine Cengiz Han kurultayı topladı. İstişare neticesinde Moğol İmparatorluğu Jin İmparatorluğuna harp ilan etti…
Mart 1211’de Moğollar, Jin İmparatorluğuna karşı bir sefer için 90 bin asker toplamışlardı. Moğolistan’daki üslerini korumak için ise geride yalnızca 2 bin asker bırakmışlardı. Bu, Moğol güçlerinin yüzde doksanından fazlasının sefer için harekete geçirildiği anlamına geliyordu. Jin İmparatorluğu ise muazzam bir nüfusa ve kalabalık bir orduya sahipti. İmparator emrindeki ordu 800 bin piyade ve 150 bin süvariden oluşuyordu. Moğollar Çin Seddi’ne kadar hiç bir kuvvetle karşılaşmadan ilerlediler. O dönem Çin Seddi, Jin İmparatorluğu adına Öngüt Türkleri tarafından korunmaktaydı. Öngüt başbuğu Alakuş-teginCengiz Han’a elçi göndererek bağlılığını bildirdi. Cengiz Han da kızı Beki’yi Alakuş’un oğlu ile evlendirdi .Bu suretle Çin Seddi’nin kapıları Moğollar için açılmış oldu.Hızlıca Çin Seddinden geçen Moğol ordusu ikiye ayrıldı. 30 bin kişilik öncü birlik Cebe ve Subutay emrine verilirken ana ordunun başında Cengiz Han bulunuyordu.Öncü birlik Datong’taki garnizon’un üzerine ilerlerken Cengiz Han emrindeki ana ordu Yao Ling geçidine ilerledi.
Jin ordusundan 450 bin asker geçitte Moğolları beklemekteydi. Datong’daki garnizon Subutay tarafından imha edilmişti. Kaçan Jin askerleri Woi Shai kalesine çekildi.Bunun üzerine Cengiz Han, oğlu Cebe ve Subutay’ı Woi Shai kalesine saldırması için görevlendirdi.
Yao Ling geçidinde bekleyen Jin ordusu aylarca bulunduğu pozisyonu korudu.
Subutay ve Cebe, Woi Shai’deki garnizonu da bertaraf ederek komutanları idam ettiler.
Ardından Yao Ling geçidinde bekleyen Cengiz Han’ın ordusuna katıldılar.
Cengiz Han’ın 90 bin kişilik ordusu Jin İmparatorluğunun 800 bin kişilik ordusuna karşı müthiş bir hücuma geçti…
Moğollar’ın kurduğu güçlü baskının ardından Jin İmparatorluğu askerleri geri çekilmeye başladı.
Cengiz Han Subutay ve Cebe’yi tepelerin ardından Jin askerlerinin üzerine sevk etti.
Jin askerleri o tepelerden atlı birliklerin gelmesinin mümkün olmadığını düşünüyordu.
Bu yüzden o tarafta bir güvenlik önlemi almamışlardı.
Ancak Moğol askerinin hücumunu görünce hepsi birden şoka uğradı. Moğollar iki taraftan saldırmaya başladı.
En iyi Moğol generallerinden biri olan Cebe bu esnada sahte bir ricat yaparak çekildi.
Jin askerleri bu tuzağa düşerek Moğol atlılarını takip etmeye başladılar.
Ancak Moğollar küçük bir grubu yem olarak bırakıp ormanlara saklanmıştı.
Köşeye sıkışan Moğol askerlerinin üzerine giden Jin askerleri,ormanlardan çıkan Moğol askerleri tarafından sarılarak tamamı kılıçtan geçirildi.
Ardından tekrar ana orduya desteğe giden Cebe’nin askerleri Jin ordusunun dağılıp kaçmakta olduğunu gördüler.
İmparator Çong-hei de bu muharebeden canını zor kurtarmıştı.
Jin ordusu Pekin ve etrafındaki kalelere sığınarak meydan savaşından kaçıp kalelerde savunma yapmayı tercih ettiler.
Bu o kadar korkunç bir savaştı ki toprağın üzeri cesetlerle dolmuştu.
Buradan 9 yıl sonra geçen Taoist rahip Şang Sun sonsuzluğa uzanan beyazlaşmış insan kemiklerini seyrettiğini aktarmıştı…
Bu savaşta Jin ordusu 450 bin asker kaybetmişti.
Bu Moğollar’ın Çin ordusu karşısında ilk ve en büyük zaferi olmuştu…
Ardından Moğol orduları bölünerek kırsalları ve Çin köylerini yağmalamaya başladı.
Karşısına savunma yapmak için bir Jin ordusu da çıkmamıştı.
Onlar kalelerinde Moğol ordusuna karşı savunma yapmayı beklemekteydiler.
Bunun üzerine Moğollar bir çok kaleyi ve şehri kuşatmaya başladılar.
Teslim olan şehirdekiler ya köle olarak alınıyor ya da tamamı vahşice kılıçtan geçiriliyordu.
Ancak mühendisler, tüccarlar, doktorlar, öğretmenler, din adamları ve idareciler bağışlanıp Moğol ordusuna katılmaları isteniyordu.
Bu katliam haberleri gün ve gün Pekin’e ulaşıyor ve Çinlilere korku saçıyordu.
Bu sırada Pekin’de bir saray dramı Jin Hanedanını sarsmıştı.
Jin İmparatoru Çong-hei, Hu-şa-hu adındaki bir subayı tarafından suikaste uğramış ve yerine yeğeni Wu-tu-pu tahta geçirilmişti. Bu yeni İmparator da ne yazık ki selefi kadar iktidarsız bir hükümdardı.
Buna rağmen Cengiz Han muntazam bir kuşatmayı sürdürecek şekilde gelişmemişti. Daima ihtiyatla hareket edip, generallerinin sabırsızlığına rağmen Wu-tu-pu’nun barış teklifini kabul etmişti.
Jin İmparatorluğu altın, ipek, üç bin at, binlerce genç erkek ve kız köle,
Cengiz Han’ın kendisi için Cürcet Prensesi de dahil olmak üzere muazzam bir harp tazminatı ödemişti.
Cengiz ve ordusu bu büyük harp tazminatı ve ele geçirdikleri harp ganimetleri ile birlikte Karakurum’a çekilmekteydi.
Moğollar gider gitmez Pekin’i tehlikelere karşı çok açık gören Jin İmparatoru Wu-tu-pu, başkenti terk ederek K’ai-fong-fu’ya yerleşmeye gitmişti. Bu bir kaçma demekti. Cengiz Han bu gidişi harbin yakında yeniden başlayacağı şeklinde yorumlamış ve bundan istifade ederek bizzat kendisi mütarekeyi bozmuştu. Ordusunu çabucak geri çevirerek Pekin’i kuşatmak için tekrar ilerledi…
Daha önce bu müstahkem şehri kuşattığında kenti atlı birliklerden kurulu göçebe ordusuyla ele geçiremeyeceğini anlamıştı.
Bu nedenle Çinli istihkamcıları ve mühendisleri ordusuna dahil etmişti.
Cengiz Han, Çinlilerden ele geçirdiği mühendisleri kullanarak Pekin şehrinin haritasını çıkarmış ve şehre nasıl ve ne yönden saldırılacağını belirlemek için komutanlarıyla istişarelere girişmişti.
Şehrin nasıl ele geçirileceği üzerine çok uzun kafa yorulmuş ve mancınıklar inşa edilmiş şehre akan nehirlerin önüne bentler çekilmişti.
Şehre tüm giriş ve çıkışlar kapatıldı.
Moğol ordusu şehirde açlık ve susuzluğun baş göstermesini bekleyerek 6 ay boyunca Mancınıklarla şehri bombardıman etti… Pekin halkı Moğolların diğer Çin şehirlerinde yaptıkları yağmaları iyi bildiğindenhepsi korku içindeydi.
Sonunda şehirde açlık ve susuzluk baş göstermiş, Çinliler ölülerini yiyerek hayatta kalmaya çalışmıştı.
Cengiz Han daha önce yağmaladığı Çin şehirlerinde o kadar çok insan öldürmüş ve o kadar çok köle elde etmişti ki sadece köleleri doyurmak bile oldukça müşkül bir durum haline gelmişti.
Cengiz Han bu durumu lehine çevirmek için bu köleleri etten kalkan olarak kullanmaya karar verdi.
Savaş kulelerini itmeleri, en ön safta savaşmaları ve koç başı ile kapıya dayanmaları için Çinli esirleri zorladı.
Böylece Moğol ordusu uzun bir bekleyiş ve çabanın ardından şehre hücum etmeye başladı.
Çin okçuları kalelerinden Moğollar üzerine müthiş bir ok yağmuru başlatmıştı.
Moğolların kullandığı mancınıklardan atılan büyük taşlar Pekin şehrinin duvarlarını parçalıyordu.
Çinliler de bu mancınıklara karşı boş durmuyor ve ileri teknikleri kullanarak ürettikleri yanıcı maddelerden oluşan yangın toplarını Moğolların üzerine atıyorlardı.
Çin okçuları çok geçmeden ok atışlarıyla öldürdükleri kişilerin kendi akrabaları olduğunu fark edince
büyük bir motivasyon kaybettiler. Atacakları her okla kendi evladını veya kardeşini vurabilirlerdi…
Bu duruma daha fazla dayanamayan Çinli okçular ok atışlarını durdurdular.
Bu sırada surlara çıkan ve yıkılan duvarlardan içeri giren Moğol askerleri Çinlileri kılıçtan geçirmeye başladı.Nihayet şehir düşmüştü…
Bu zaferin ardından Cengiz Han, şehrin tümüyle acımasızca yağmalanmasını emretti.
Moğol askerleri girilmedik ev, kaçırılmadık kız, çalınmadık değerli eşya, öldürülmedik insan bırakmamışlardı…
Moğol ordusu tarafından Pekin’de yapılan vahşet, toprak üstünde çürüyen ceset parçaları, insan kemikleriyle kaplı tarlalar, bu ceset yığınlarından çıkan salgın hastalıklar, bizzat olaylara tanıklık eden Harezmşah elçisi Bahaeddin Razi tarafından gözlenmiş ve yazılmıştı…
Moğollar bütün şehri içindekilerle beraber ateşe vermişlerdi. Bu acımasız tahrip bir ay kadar sürmüştü…
Altın, gümüş, ipek ve değerli eşyaları Moğolistan’a taşımak hayli zor olmuştu…
Jin Hanedanı ise yeni başkenti K’ai-fong-fu ve Şen-si’de bir şehire sıkışıp kalmıştı…
Cengiz Han Çin’in tamamının ele geçirilmesinin uzun süreceğini anlayıp, buranın ele geçirilmesi ve idare işlerini generallerinden Mukuli’ye devrederek yönünü Türkistan’a çevirdi.
Kuzey Çin’in Moğollar tarafından ele geçirilmesi üzerine Moğol İmparatorluğu, Çin’in tüm zenginliklerinden yararlanarak o devrin en zengin devleti haline geldi…
Artık bütün dünyanın başkentleri Çin’de olanlarla yakından ilgilenmeye başlamışlardı.
Harezmşah Hükümdarı Sultan Alaeddin Muhammed Harezmşah, kendi fethetmek istediği Çin’in, Moğolların eline geçmesine inanamamıştı.
Haberin doğruluğunu tetkik ettirmek için Seyyid Bahaeddin Razi’nin idaresinde bir heyeti Çin’e gönderdi.
Harezmşah elçileri Çin hududuna vardıkları zaman bu muazzam vahşete bizzat tanıklık ettiler…
Eba yenilendi. Kolay kullanım sağlayan tasarımı. Yeni özellikleri ve zenginleşen içerikleri ile seni tanıyan sana özel Eba ile kendi derslerine ve kitaplarına hızlıca ulaş. Performansına göre sana önerilen içerikler ile eksiklerinizi giderin. Sana özel takvimle yazılı tarihlerini ve etkinliklerini takip edin. Kütüphaneye uğra eğlenceli zaman geçir. Ve kişisel gelişini destekleyin. Projelerini, sosyal etkinliklerini ve başarılarınızı sergileyin.
Seni Tanıyan, Sana Özel Öğrenme Ortamı
Sana göre özelleşmiş öğrenme ortamı ve arayüz ile tanış
Sana özel takvim ile planlı çalışma alışkanlığı kazan
Kaliteli Zaman Geçirmene Destek Kaynaklar
Her biri kontrol edilmiş yayınlara, kaynaklara, oyunlara ulaş
Kaliteli zaman geçir, kişisel gelişimini destekle
Derslerine Destek, Sınavlarına Yardımcı
Tüm ders içeriklerine tek yerden, kolay eriş
Derslerde öğrendiklerini evde tekrar et
Bol soru ve sınav ile test kitabı ihtiyacı duymadan sınavlara hazırlan
Çözümlerinin analizinden eksiklerine özel içeriklere ulaş
Nike GO FlyEase yeni ayakkabı modeli Sezgiseldir. Giymesi kolaydır. Çıkarması da bir o kadar kolaydır. Tasarım, yenilikçilik ve mühendisliğin son noktalarından birisidir.
Gelebileceğinin kanıtı: ellere serbestlik veren bir ayakkabı modelinin ortaya çıkmasıdır.
Ayakkabının yumuşak hareketinin arkasında, ayakkabının tamamen açık ve tam kapalı durumda sabitlenmesini sağlayan iki dengeli bir menteşe vardır.
Bu ikilik, başka bir imza ayrıntısına izin verir: Nike GO FlyEase gergi. Gerginin benzersiz esnekliği, birçoğunun verilmiş olabileceği bir eylemi güçlendirir (bir ayakkabıyı tekmelemek) ve bu hareketi, erişilebilir ve güçlendirici tasarımın temeli olarak tamamen yeniden tasavvur eder.
Nike GO FlyEase’deki gibi gelişmiş, erişilebilir çözümler, Nike FlyEase teknolojisini harekete geçiren “daha iyisi geçici” zihniyetinin simgesidir. Piyasaya sunulduğundan bu yana teknolojiler basketbol, koşu ve spor giyimde çok sayıda ayakkabı stilinde kullanılmıştır. Birbirini izleyen her tasarım, FlyEase kriterlerinin titizliğini sarsılmaz performans standartlarını dengeler .
Nike GO FlyEase’de bu, mümkün olan en geniş aktif yaşam tarzları yelpazesine hizmet etmek anlamına gelmektedir. Kullanıcı şampiyon, eskrimci, Bebe Vio, sınıfa yarışan bir öğrenci veya elleri dolu bir ebeveyn olabilir.
Vio, “Genellikle ayakkabılarımın içine girmek için çok zaman harcıyorum” diyor. “Nike GO FlyEase ile, sadece ayaklarımı içeri sokup üzerine atlamam gerekiyor. Ayakkabılar, sadece uyarlanabilir sporcular için değil, herkesin gerçek hayatı için de yeni bir teknoloji türüdür. “
Nike GO FlyEase, başlangıçta belirli Nike Üyelerine davet yoluyla sunuluyor ve bu yılın ilerleyen aylarında daha geniş tüketici kullanıma sunulması planlanmaktadır.
Sony, disk sürücülü modelinin ardından bu sefer sürücüsüz PS5 PS5 modellerini Türkiye’ye getiriyor. İşte yeni oyun konsolunun çıkış tarihi ve fiyatı …
Sony, PS5 serisinin ikinci bir modelini Türkiye ile tanıştırıyor. Digital Edition PlayStation 5, Şubat ayında Türkiye’de satışa çıkacak. PlayStation 5 Dijital Sürümü önerilen 5999 TL perakende fiyatı ile oyuncularla buluşacak.
PlayStation 5 Dijital sürümü, PS5 konsolunun Ultra HD Blu-ray disk okuyucusuz tamamen dijital sürümüdür. Her iki konsol, PS5 ve PS5 Digital Edition, oyunculara tamamen aynı özellikleri ve performansı sunuyor.
Her iki PS5 modeli, ultra yüksek hızlı SSD sayesinde yıldırım hızında yüklere sahiptir; derin kapsayıcılık, dokunsal geribildirim desteği ile uyarlanabilir tetikleyiciler; 3D ses teknolojisi; ve tamamen yeni nesil için tasarlanmış harika PlayStation oyunlarına sahiptir.
PlayStation 5’in teknik özelliklerini hatırlayalım.
İşlemci: Zen 2 mimarisine sahip 8 çekirdekli işlemci – 3,5 GHz
GPU: 10,28 TFLOPS, 36 CU 2,23 GHz
GPU mimarisi: Özel RDNA 2
– Bellek: 16 GB GDDR6 / 256 bit
– Bellek bant genişliği: 448 GB / sn
– Dahili depolama: 825 GB SSD
– G / Ç: 5.55 GB / sn (Ham) 8-9 GB / sn (sıkıştırılmış)
GTA 5 tam ekran ayarları artık çok daha basit. Geçmişte GTA 5’i tam ekran yapmak için bir çok ayar bilgisine sahip olmak gerekiyordu ancak günümüzde küçük bir hamle ile oyunu tam ekran hale getirebiliyorsunuz.
GTA 5 nasıl tam ekran yapılır?
Oyunu oynarken daha yüksek verim elde etmek ve GTA 5 FPS’yi artırmak için veya farkında olmadan küçük bir ekran yapmış olabilirsiniz. Oyunu küçük ekrana çekmek FPS’nizi artırabilir ancak ekran küçüldükçe oyunda göreceğiniz alan da küçülecek, vizyonunuza ve oyuna konsantre olmanızı engelleyecektir. Yani GTA 5’i tam ekran yapmak için aşağıdaki adımları takip edebilirsiniz:
GTA 5’i birkaç adımda tam ekran yapabilirsiniz!GTA 5’i birkaç adımda tam ekran yapabilirsiniz!
İlk önce GTA 5’i açın.
Oyunu açtığınızda Ayarlar’a gidin.
Ayarlar bölümünden Grafikler bölümüne girin.
Bu bölümden Ekran Türü ayarını Tam Ekran olarak değiştirin.
Bu ayarı yaptıktan sonra, oyununuzu tam ekran yapmak için Alt + Enter kombinasyonunu kullanabilirsiniz.
GTA 5 Tam Ekran Problemi Yapıyor
GTA 5’i tam ekran yapma sorunuyla karşılaşan birçok oyuncu var. Oyunu daha önce küçük ekranda oynayıp büyük ekrana geçtiğinizde sorun olmadı ama daha sonra böyle bir durumla karşılaşabilirsiniz. Bu sorunu çözmenin birçok yolu vardır. Aşağıdaki çözümleri deneyerek bize hangi yolun sizin için uygun olduğunu söyleyebilirsiniz.
Çözüm: Normalde “Pencereli Mod” da oynattığınız ekran çözünürlüğünü ve ardından Alt + Tab’ı seçin. Bu şekilde tam ekran yapma sorununu çözebilirsiniz.
Çözüm: Vsync açık kalmış olabilir, “Yarım” yerine “Hayır” olarak düzeltin.
Çözüm Yolu: Ekran Hz ayarlarını 60’a ayarlayın.
Tam ekran oyuncu yapma sorununun yanı sıra Social Club hatasıyla da karşılaşabilirler. GTA 5 Social Club hatasının çözümü için hazırladığımız rehbere mutlaka göz atmanızı tavsiye ederiz.
GTA 5’te FPS sorunları yaşıyorsanız küçük ekranda oynayabilirsiniz!
GTA 5 Ekran Küçültme
GTA 5 ekran küçültme için hemen hemen aynı ayarları uygulamanız gerekecek ancak bu küçük ekranda aynı görüntü kalitesiyle oynayamayacağınız için iyi bir görüntü elde etmek için çözünürlük ayarlarını düşürmeniz gerekecek. GTA 5’te ekran küçültme genellikle FPS sorunları olan oyuncular tarafından kullanılır. Siz de bir FPS sorununuz varsa veya herhangi bir nedenle GTA 5’te ekranı küçültmek istiyorsanız aşağıdaki adımları izleyerek ekranı küçültebilirsiniz:
GTA 5’e giriş yapın ve Ayarlar’ı tıklayın.
Grafik Ayarlarını buradan kontrol edin.
Çözünürlüğü buradan düşürün.
Çözünürlüğü mevcut durumundan ne kadar düşürürseniz o kadar iyidir.
Son Alt + Enter kombinasyonunu yaptıktan sonra ekranınız aniden küçülecektir.
GTA 5’te, yukarıda verilen adımları takip ederek oyun içindeki ekranı büyütebilir ve küçültebilirsiniz. Bunun gibi GTA 5 içeriğine Mobidictum üzerinden erişebilirsiniz. En son oyun ve uygulama içeriklerinden hızlı bir şekilde haberdar olmak için sitenin sağ alt kısmından bildirimleri açabilirsiniz.
İnsanlar özel günler de hatırlanmak ve sevdiklerini mutlu etmek isterler. Bunun pek çok yolu vardır. Sürpriz bir parti, bir telefon kutlaması, güzel bir mesaj veya alacakları bir hediye ile sevdiklerini mutlu ederler.
Doğum günleri, iş tebrikleri, evlilik yıl dönümleri gibi günler de çeşitli organizasyonlar son günlerde sık tercih edilen kutlamalardır.
Doğum Günü Etkinlikleri
Doğum günlerinde sevdiğiniz kişileri en çok mutlu eden sevdiği insanlarla bir arada olmaktır. Bunun içinde düzenlenecek olan doğum günü etkinlikleri en iyi kutlama şekli olacaktır. Doğum günü etkinlikleri düzenlemek için çeşitli detaylara ihtiyaç duyulur.
Flyzone İle Doğum Günü Etkinlikleri
Öncelikle etkinlik için seçilecek mekan kutlama için uygun olmalıdır. Sonra pasta seçimi doğum günü olan kişiye ve gelecek olan kişi sayısına göre yaptırılmalıdır. Mekan süslemeleri de bunlara eklenir. Bütün bu ayrıntılarla uğraşmamak ve zahmete girmemek için flyzone sizlere bu hizmetleri sunmaktadır. İnternet üzerinden yapacağınız rezervasyon ile kısa süre de organizasyon için talep oluşturabilirsiniz.
Doğum günleri etkinlikleri kahvaltı organizasyonu şeklinde düşünülebilir. Seçilecek olan mekanın konseptine göre bir açık büfe kahvaltı oldukça iyi bir seçenek olabilir. Böylelikle herkes istediği ve dilediği şeyleri yemek içme şansına sahip olur.
Akşam saatlerinde yapılması planlanan doğum günü etkinlikleri için de yemek seçimi ve konsepte karar vermek gerekir. Bunun yanı sıra sade bir etkinlik talep edenlere yönelik olarak seçenekler vardır. Bütün bu seçenekleri flyzone tek bir çatı altında ele alır. Mekan arayışına girmeden, yemek derdine düşmeden ve süslemelerle uğraşmanıza gerek kalmadan tek bir telefon veya iletişim ile organizasyonu düzenletmeniz mümkündür. https://www.flyzoneturkey.com adresinden daha detaylı bilgiye ulaşabilirsiniz.
Flyzone olarak etkinlikler konusunda iddialı içeriklere sahibiz. Yaş sınırlaması olmadan herkes için farklı doğum günü etkinlikleri içeriklerimiz mevcuttur. Bize ne istediğinizi söyleyin sizin için en iyi organizasyonu tasarlayalım. Etkinlik saatlerimiz sabah 10.00 da başlayıp hafta içi 22.00 ve hafta sonu 23.00 saatlerine kadar devam eder. Hizmetimiz içerisinde eğlenceli şovlar ve eğlenceli parkurlar yer almaktadır. Heyecanlı dakikalar yaşayacağınızın garantisini vermekteyiz. Organizasyon içerisinde aynı zaman da sürpriz pek çok gösteri karşınıza çıkacaktır.
yüzyılın en uygun tabiri ile odak noktasını oluşturan dijital deneyimler, teknolojinin de birebir katkısıyla birçok alternatif yol sunuyor. Bu yollardan kimisi iş görme kapasitesi, kimisi pratikleriyle öne çıkıyor. Değişen kullanıcı beklentileri, olanaklar ve görülmesi gereken iş yükü nispetinde her birine ayrı ayrı ihtiyaç doğuyor. Fakat dijital deneyimlere erişebilmenizi sağlayan yolların tam orasında duran laptoplarla ilgili daha fazla şey söylenebilir. Çözünürlüğünden RAM kapasitesine kadar özenle hazırlanan dizüstü bilgisayar modellerinden dilediğinizi seçerek kullanabilirsiniz.
Laptop Modelleri
Masaüstü bilgisayarlarla gerçekleştirebileceğiniz işlemlerin neredeyse tamamında beceri gösteren ve portatif özelliğiyle ayrıcalık kazanan laptoplar, birçok farklı model barındırıyor. Kolay saklanabilir ve taşınabilir özellikle üretilen minimal boyutlar ve dev ekranıyla büyüleyen büyük boyutlu seçeneklerin tamamı, beraberinde zengin bir renk skalası sunuyor. İşletim sistemi, performans ve güç değeri, çözünürlük oranı, bellek kapasitesi, ekran boyutu gibi teknik değerlerle birbirinden ayrılan modeller arasında ilave özellikler barındıran ultra fonksiyonel seçenekler de yer alıyor.
Seçimlerinizde Yol Gösteren Detaylar
Klavye ve ekran ikilisinden oluşan tüm laptoplar, birbirinin aynısı gibi görünse de benzerliğin altında farklı detaylara sahip. İdeal bilgisayar modelinize erişebilmek için bu detaylara da dikkat etmeniz gerekiyor. Laptoplar farklı tuş tasarımları ile tasarlanıyor. Üstelik bir de F ve Q klavye çeşitliliği var. Haliyle hangi tasarımda konfor bulacağınızı düşünmeniz yarar sağlıyor. Beraberinde tercih edeceğiniz laptop modelinin şarj dayanım süresi, USB giriş adedi, depolama seçenekleri gibi detaylarda da beklentilerinize hitap edebilmesi gerekiyor. Dahası kalite değerlerinizi laptop fiyatları ekseninde düşünmek ve ucuz olan kötüdür demek yerine ürün özelliklerini incelemek, nitelikli sonuçlar elde etmenizi sağlıyor.
Laptop Fiyatlarını Etkileyen Unsurlar
Çok zengin bir çeşitlilik barındıran ve dileyen herkesin laptop sahibi olmasını sağlayan dizüstü bilgisayar fiyatları, temel olarak üç unsurdan etkileniyor. Birinci unsuru model özellikleri oluşturur. Yani tercih ettiğiniz model teknik, donanım ve tasarım özellikleri ile ne sunuyorsa; o kadar da fiyatı değişiyor. İkinci unsuru markalar tarafından belirlenen fiyat politikaları oluşturuyor. Bu durum birbiri ile benzer özelliklere sahip olan fakat farklı markalara ait laptop modellerine farklı fiyatlarla sahip olabilmeniz sonucunu doğuruyor. Son unsuru ise satış noktaları arasında değişen fiyat değerleri oluşturuyor. Bu unsurun sağladığı etki ise beğendiğiniz laptop modelinin farklı satış noktalarında, farklı fiyatlarla karşınıza çıkması oluyor.
Televizyon sehpasının yerini alan yeni ürünün adı TV ünitesidir. Tv ünitesi sadece LCD televizyon koymaya yarayan sade bir mobilya olarak görülmemelidir. Nedeni ise artık modern hayata olabildiğince ayak uydurmuş evli çiftler daha rahat ve daha konforlu, göze daha hoş gözüken mobilyaları tercih etmektedirler.
Tv ünitesi çok elzem midir?
Aslında bu durum kişiden kişiye aileden aileye değişen bir durumdur. Bir aile için çok elzem olmayan bazı mobilyalar diğer aile için en önemli mobilya olu vermektedir. Burada da sorulması gereken soru şu olmalı “TV ünitesi nedir? Ne işe yarar?” bu soruya çiftlerin vereceği cevaplar onların bu ürüne ihtiyaçlarının olup olmadığını ortaya çıkarır.
Tv ünitesi genellikle LCD televizyonlar için alınan LCD televizyonların tamamlayıcısı olarak görülen bir noktadan geldi. Şuan geldiği nokta itibariyle televizyonu olmayanlar bile TV ünitesi almaktadır. Evlenecek çiftler mobilya alışverişinin içerisine salon takımları ile uyumlu ya da salon takımının bir parçası olan TV ünitelerini katmaktadırlar. TV üniteleri öncelerinin vitrini yerine geçmiştir.
Tv üniteleri hangi amaçla kullanılmaktadır?
Şu kesin bir gerçektir ki Türk milleti televizyon seyretme yüzdesi çok yüksek bir toplumdur. Bundan da şu sonuç çıkıyor. Biz toplum olarak tv seyrederek zamanımızı özellikle akşamlarımızı geçirmekteyiz. Tv üniteleri daha çok LCD televizyonların taşıma ve konumlandırılması için kullanılmaktadır. Bu oran çok yüksektir. Başka amaçlar için kullananlar hiç mi yoktur derseniz elbette vardır. Onlarda daha çok seçtikleri TV ünitesinin modeline göre kitaplık olarak, vitrin olarak kullanmaktadır.
TV ünitelerini evin hangi odasına koymak gerek?
Tv ünitesini koyacağımız odanın, salonun kullanım amacının iyi belirlenmesi gerekmektedir. Eğer oturma odasına koyulacaksa odanın büyüklüğüne göre TV ünitesi seçmemiz gerekir. Yoksa odada hareket alanımızı kısıtlayıcı bir etki yapacaktır. O odada kullanılan mobilyalara uyumlu olmalıdır. TV ünitesi oraya koyulunca “ben buranın mobilyası değilim, ben buraya geçici geldim ” dememelidir. Bazen geniş bir ortamın dizaynı neticesinde kullanım alanının daraldığı görülür. Odada bulunan mobilyaların uygun yerleşimi ile mekândaki kullanım alanı genişletilebilinmektedir.
Tv üniteleri oturma olsun salon olsun artık evlerimizin vazgeçilmez mobilyalarından olmuştur. Evimizin odamızın en güzel yerlerine yerleştirdiğimiz bu mobilyanın seçimi nasıl olmalıdır.
TV üniteleri gün geçtikçe vazgeçilmez mobilyalar olmaktadır neden?
Evlenen yeni çiftler olsun veya mobilyasını değiştirenler olsun günün şartlarına göre moda olan ürünleri seçme eğiliminde oluyorlar. Çok fazla geçmişi olmasa bile TV ünitelerine rağbet gün be gün artmaktadır. LCD televizyonlar artık her evde vardır. LCD televizyonların satışlarının hızla artmasından etkilenen TV ünite satışları katlanarak artmaktadır.
İyi bir tv ünitesi nasıl olmalıdır?
Her üründe olduğu gibi bu üründe de iyilik ve kötülük görecelidir. Yani kişilere göre değişen bir durumdur. Birisine göre raflı, cam kapaklı model iyi olurken diğerine göre rafları daha açık olan model iyi olmaktadır. Onu tercih etmektedirler.
TV ünitesi seçerken nelere dikkat etmek gerek
Önce yapılması gereken nerede kullanılacağının belirlenmesi gerek. Ondan sonra kullanılacak alanda hangi duvara konulacak ve ne kadar yer kaplaması gerek onun belirlenmesi gerek. Mobilya üreticileri TV ünitelerinin genişliklerinde pek bir değişiklik yapmamaktadırlar piyasada bulunan TV üniteleri genellikle 240 cm ile 250 cm arasındadır. Standart olarak piyasada bu ölçüler ile ürünler vardır. Daha büyük ya da daha küçük olanları elbette vardır. Onlarda da seçenek az olduğu için seçim şansı az olmaktadır. Yükseklik olarak standart yüksekliğe göre yapmaktadırlar. Yükseklikte sorun çıkmayacaktır.
TV ünitesi kullanacağımız odadaki diğer mobilyalar ile uyumlu olmalıdır. . Mobilyalar ile birlikte alınırsa daha güzel olacaktır. Alabiliyor isek aynı takımın TV ünitesini almak en doğrusu olacaktır. Eğer sonradan alınıyor ise de orada kullanılan mobilya uyumuna dikkat etmek gerekir.
Kullanılacak mekâna göre TV ünitesi modeli değişir mi?
Aslında TV ünitesini insanlarımız genellikle salonlarında kullanmaktadırlar. Çok olmamakla birlikte oturma odasında kullananlarda olabilmektedir. Bunun için kullanılacak mekâna göre TV ünitesinin tipine karar vermek mantıklı olacaktır. Cam kapaklı süs eşyası konulmak için tasarlanmış bölmeleri olan TV ünitesini oturma odasında kullanmak uygun olmayacaktır. Oraya rafları açık kitap, dergi vb eşyaların konulabileceği TV ünitesinden koymak daha uygun olacaktır.
Apple, tüm iPhone kullanıcıları için oyunun kurallarını değiştirecek bir iOS 14 güncellemesiyle gelen çarpıcı ve yeni bir gizlilik hareketini onayladı.
Nihayet, Apple izleme önleme özelliğinin geleceği veya en azından bir tarihi doğruladı . İPhone üreticisi, ATT’nin 2021 “ilkbaharının başlarında” bir iOS 14 güncellemesine geleceğini duyurmak için Veri Gizliliği Günü’nü (28 Ocak) seçti.
Bu özellik , Apple’ın iOS 14.4 sürümünde bekleniyordu, çünkü beta sürümlerinde yer almıştı. Ancak, iOS 14.4 bu hafta geldiğinde, bunun yerine zaten kötüye kullanılan üç güvenlik açığı için büyük bir güvenlik düzeltmesi içeriyordu . Bu sürümün onu ileriye taşımış olabilecek acil doğası, belki de ATT özelliğinin neden eksik olduğunu açıklıyor.
Yeni gizlilik özelliği tam olarak nedir?
Telefonunuzda uygulamaları kullandığınızda, sizi reklamlarla hedeflemek için diğer uygulamalarda ve web sitelerinde sizi izleyebilirler. Bu, şu anda kişisel bilgilerinizi ifşa etmeden izleyen, reklamcılar için tanımlayıcı ( IDFA ) adı verilen bir şey aracılığıyla yapılmaktadır .
Apple, yeni iPhone özelliğinin amacının bu sürece şeffaflık katmak olduğunu söylüyor. Artık neler olduğunu biliyorsunuz, uygulamaların sizi izleyip izleyemeyeceğini seçmek size kalmış.
Apple duyurusunda şunları söylüyor: “Uygulama İzleme Şeffaflığı, uygulamaların diğer şirketlerin sahip olduğu uygulamalar veya web siteleri genelinde verilerini izlemeden önce kullanıcının iznini almasını gerektirecek.
“Ayarlar altında, kullanıcılar hangi uygulamaların izleme izni istediğini görebilecek ve uygun gördükleri şekilde değişiklikler yapabilecek.”
Gerçekte bu, iPhone ve iPad’inizde izlemeye aktif bir şekilde dahil olmak anlamına gelir. Açılır bir bildirim alacaksınız: “x, diğer şirketlerin sahip olduğu uygulamalar ve web siteleri arasında sizi izlemek için izin istiyor. Verileriniz, size kişiselleştirilmiş reklamlar sunmak için kullanılacak. “
Daha sonra “İzlemeye İzin Ver” veya “Uygulamayı Takip Etmemesini İste” arasından seçim yapabilirsiniz.
Veri toplamayı tercih etmekten vazgeçmek yerine, AB’nin GDPR’si gibi veri gizliliği düzenlemesinin merkezinde yer alır . Yani Apple’ın yeni iPhone gizlilik özelliği, kullanıcıları tarafından gerçekten yapılması gereken en doğru şey.
Bu özellik, insanların bir uygulamanın hangi verileri topladığını ve bunun sizinle nasıl bağlantılı olduğunu görmelerine olanak tanıyan Apple’ın gizlilik etiketlerini temel alır.
Apple’ın ATT özelliğine karşı tepki
Facebook ve diğerleri, çoğu iPhone kullanıcısının izlemeyi devre dışı bırakacağından endişe ediyor. Google da endişeli. Bu hafta , insanların iPhone’larında ortaya çıkmayı önlemek için, yaklaşan Apple gizlilik değişikliğinden önce IDFA’yı kullanmayı bırakacağını duyurdu .
Kişisel olarak, Apple’ın gizliliğe yaklaşımının övgüye değer olduğunu düşünüyorum, ancak reklamcılık için toplanan bilgilerin azalması, uygulamaların ve hizmetlerin işlerini başka şekillerde finanse etmek zorunda kalacağı anlamına geliyor. Bazen hepimizin hatırlatması gerekir ki, eğer ürün için ödeme yapmazsak, ürün biziz.
İPhone kullanıcıları bunun yerine uygulamalar için ödeme yapmaktan mutlu mu? Bunu yapmaktan mutlu olurdum, ama belki başkaları yapmayacaktır.
Salgının dünyadaki birinci yılını tamamladığı günlerde salgına karşı umutla beklediğimiz mücadele gücü olan aşı uygulanabilir hale geldi. 30 Aralık’ta ülkemize gelen ilk parti olan 3 milyon doz aşının gerekli kontrollerinin tamamlanması ile 13 Ocak günü “Acil Kullanım Onayı” verilerek yaygın aşılama dönemini başlatmış olduk. Sayın Cumhurbaşkanımız aşı kampanyasını başlatmak için bizzat Ankara Şehir Hastanemize gelerek ilk doz aşısını yaptırdı. Kendilerine hem tüm vatandaşlarımızın aşılanması adına yaptığımız çalışmalara verdiği destek hem de bu konuda da gösterdiği önderlik için minnettarız.
Bilim Kurulumuzun önerileri ile hazırlanan aşı programına göre öncelikle sağlık çalışanlarının aşılanması tamamlandı. Sağlık çalışanlarımızın aşılanması savaşa hazırlanan askerlerimizin silahlanması ile eşdeğerdir. Mücadelenin en ön safında bulunan neferlerimiz daha güvenli bir alana yaklaşmışlardır. Sağlık çalışanlarımızı takiben engelli, yaşlı bakım evleri ile huzurevlerinde yaşayan vatandaşlarımızın yerlerinde aşılamaları tamamlandı.
Koruma sorumluluğu üzerimizde en çok bulunan bu grup öncelikle aşılanmış oldu. Kademeli olarak 90 yaş ve 85 yaş üzeri vatandaşlarımız evlerinde aşı oldular. İleri yaşları nedeniyle evlerinde aşı uygulamasına gittiğimiz vatandaşlar ile aynı hanede yaşayan 65 yaş üstü vatandaşlarımız varsa onların da aşı uygulamaları evlerinde gerçekleştirildi. Pazartesi günü 80 yaş üzerindeki vatandaşlarımızın sağlık kuruluşlarında aşılanmasına başlanmıştı. Yarın sabahtan itibaren yeni bir adıma geçerek 75 yaş üzerindeki vatandaşlarımızı sağlık kuruluşlarında aşılamaya başlayacağız. Yarından itibaren 75 yaş Üzeri vatandaşlarımız sağlık kuruluşlarından randevu alarak aşı olmaya gidebilecekler.
Ülkemizde aşı programında kullanılan inaktif aşının 10 milyon dozluk ikinci sevkiyatının ilk bölümü olan 6,5 milyon dozluk bölümü hafta başında ülkemize getirildi. Gerekli testlerin tamamlanmasından sonra aşılar kullanıma sunulacaktır. Virüsün dünyadaki seyri gerek merkez ve taşra teşkilatımız tarafından gerekse Bilim Kurulumuzca düzenli olarak takip edilmektedir. Bildirilen mutasyonlar üzerine İngiltere, Danimarka ve Güney Afrika’yla olan uçuşlar durdurulmuştu. Brezilya ile olan uçuşlar da buna eklendi. Özellikle Güney Afrika’da bildirilen mutasyonlu virüsün daha ölümcül olduğu iddia edilmektedir. Mutant virüsün görüldüğü yerler karantina altına alınmaktadır. Ülkeler yeniden sınırlarını kapatmaya başlamıştır. Bu durum tedbirleri elden bırakmamamız konusunda bize önemli birhatırlatıcı olmuştur.
Alınan tedbirlerle vaka sayısında »80’e varan hızlıbir düşüş sağlandı. Ancak bütün çabalarımıza rağmen bu düşüş yavaşladı. 5.000-7.000 arasında dalgalanan günlük vaka sayıları görülmeye devam etmektedir. Dünyada da artan risk durumu göz önüne alındığında tedbirlere sıkı sıkıya uymaya devam etmemiz gerektiği ortadadır. Mücadelenin bu döneminde kalabalık ve kapalı ortamlarda bir araya gelmek yaklaştığımız mutlu günleri görme hedefinden bizi uzaklaştırabilir. Bu konuda vatandaşlarımızı azami derecede kısıtlama ve tedbirlere uymaya davet ediyorum. Tedbirlerdeki kontrolsüz gevşemeler bir sonrakini daha zor atlatabileceğimiz dalgalanmalara yol açabilir. Tedbir ve temkini elden bırakmamamız gerekiyor. Salgının tüm dünyaya bir kişiden yayıldığını aklımızdan çıkarmamalıyız. Salgın süresince zorlu bir mücadele verdik ve tüm milletimiz çok yoruldu. Bu emeklerin karşılığını almaya çok yaklaştığımız ortadadır.
Diş ağrısı için ağrı kesici genellikle birçok kişinin kullandığı bir yöntemdir. Malum herkesin evinde mutlaka bir kutu ağrı kesici bulunur. Ağrı kesicilerin arasında bile aslında farklı dozlarda ilaçlar oluyor. En çok kullanılan ağrı kesicileri arasında örneğin Parol bulunur.
Parolezcanelerden hiçbir reçete gerekmeksizin alabileceğiniz, gerek toz gerekse tablet olarak satılan ağrı kecisi türlerinden bir tanesidir. Ağrı kesiciler alındığı zaman, dişlerdeki sinirleri uyuşturur ve dolayısıyla bu şekilde ağrı tamamen kesilmiş olur, fakat ilacın etkisi geçmeye başladığı zamanda ise elbette yine dişleriniz ağrımaya başlayacaktır. Eğer Parol çok hafif gelirse, bazıları Apranax adı verilen bir ağrı kesici kullanabiliyor.
Apranax biraz daha ağır bir ağrı kesici türüdür ve etkisi daha uzun sürüyor. Diş Ağrısı İçin Tablet Yerine İğne Diş ağrısı için normal tablet olarak ağrı kesicileri kullananlar çok bulunur, fakat bazen bazı hastalar için tablet ağrı kesicileri bile az gelebiliyor. Bu tür kişiler hastanelere giderek iğne vurulabiliyorlar. İğne biliyorsunuz ki direkt olarak damar içerisine vurulduğundan, etkisi hem daha uzun sürüyor, hemde daha etkileyici oluyor.
Ağrı kesici çoğu zaman diş ağrısından baş ağrısına geçerse veya diş ağrısından gece uyuyamayanların kullandığı bir yöntemdir. Zaten çok fazla dişlerin ağrıdığında, direkt olarak hastaneye giderler. Bazen tablet yutamayanlar için diş ağrısı için ağrı kesici olarak gargara kullananlar bile oluyor. Gargaralardaki en büyük avantaj aslında minerallerin direkt olarak dişlere temas ettiğinden, ağrıyan bölgeye daha hızlı ulaşabiliyor, fakat gargara ne kadar etkili olur diye soracak olursanız, tablet veya iğne kadar etkili olmuyor. Genel olarak diş etleri ağrısı için kullanalar oluyor.
Diş Ağrısı İçin Ağrı Kesici Kullanmak Ne Kadar Doğru?
Birçoğumuzun canı o kadar tatlıdır ki, dişimiz ağrımaya başladığı zaman anında ağrı kesici alma ihtiyacı duyarız. Ağrı ne derecede olursa olsun, anında ağrı kesicilere başvururuz. Diş ağrısı gerçekten bazen dayanılmaz bir dereceye kadar gelebiliyor ve bu sebeple birçok kişi sadece evinde değil, çantasında bile ağrı kesici taşıyabiliyor, fakat ağrı kesici her zaman bir çözüm değildir. Bunun yerine eğer gerçekten dişlerinizdeki ağrı dinmiyorsa, dişçiye veya hastanelerin acil bölümlerine gitmeniz tavsiye edilir. Hastaneye gidip doktor kontrolünden çıktıktan sonra, diş ağrısı için ağrı kesici alabilirsiniz.
Dünya ülkelerinde uzun yıllardır popüler tatil seçeneği olan villa tatili Türkiye’de son yıllarda oldukça fazla ilgi görmeye başladı. Villa tatili dendiğinde akla müstakil bahçe içinde özel yüzme havuzu olan villalar gelse de aslında çok daha fazlası vardır. İstenen büyüklükte ve beklentileri karşılayacak tüm özelliklere sahip villalar son yıllarda ciddi oranda artmış durumdadır. Herkes kendi yaşam tarzına göre, tatil villaları kiralayarak gözlerden uzak sevdikleri ve ailesi ile birlikte baş başa tatil yapabilir. Kapalı ısıtmalı havuzları ile yalnız yaz aylarının değil dört mevsim tatil keyfine imkan sağlayan villalar, klasik tatil anlayışından çok daha fazlasını sunar. Apart, tatil köyü ya da otel gibi ortak kullanım alanına sahip bir tatilden kaçmak isteyenler istediği saatte istediği aktiviteleri planlayarak tatil yapmayı hayal edenler villa tatilini tercih ediyor. Kiralık villalar kişilerin tüm beklentileri karşılamasına olarak sunarken aynı zamanda bölgenin tarihi dokusunu ve doğal güzelliklerini de keşfetmelerini sağlıyor.
Tatil Trendlerini Tuizturizm.com İle Keşfet
Her zevke ve her bütçeye uygun tercih edilen tüm tatil bölgelerini https://www.tuizturizm.com/ ile keşfetmeye hemen başlayabilir unutulmaz bir tatilin keyfini yaşayabilirsiniz. Konuklarına en iyi hizmeti en uygun fiyata sunma amacıyla yola çıkan Tuiz Turizm 2003 yılından bu yana sektörde güvenin adı olmuş durumdadır. İster villalar, ister tatil evleri isterse bungalov evler hangi konseptte olursa olsun en uygun şartlarda rezervasyon imkanı sunuluyor.
Villalar, Tatil Evleri, Bungalov Evler ve Daha Fazlası
Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de popülerliğini her geçen gün arttıran villa turizmi konusunda yapılan yatırımlar talebin her geçen yıl daha da yükseldiğini ortaya koyuyor. Alışılmışın dışında çok daha farklı özellikleri ve hassasiyetlere sahip bir tatil anlayışını uygulamaya sunan villalar hizmet kalitesini ve yeterliliğini üst seviyeye taşıyor. Sevdikleriyle birlikte yalnız kendilerine ait bir dünyanın kapısını güven ve kaliteye açan tatilciler ayrıcalıklı bir tatil imkanı ile buluşuyor. Aileniz ve sevdiklerinizle muhteşem ve ayrıcalıklı bir tatil için her bölge ve özellikle Bodrum kiralık villa seçenekleri sizleri bekliyor.
Bilgisayar korsanlığının günümüzdeki anlamıyla ilk kez 1960’lı yıllarda başladığını söyleyebiliriz. O yıllarda, bilgisayarlar ısı kontrollü cam kabinlerde saklanan şeylerdi ve çok pahalılardı; sadece birkaç kişinin onlara bilgisayarlara fiziksel olarak erişmesine izin veriliyordu. Bu bilgisayarlar ile çalışmak çok zordu ve basit bir işi yaptırmak için bile saatler boyunca uğraşmak gerekebiliyordu. Bazı MIT öğrencileri, bu zaman alan işleri kısaltmak için programlama kısa yolları yaratabileceklerini keşfettiler ve bunlara “hack” adını verdiler. Bazen bu hack’ler programın kendisinden daha iyi çalışıyordu. Örneğin 1969 yılında Bell Laboratuvarlarında çalışan Dennis Ritchie ve Ken Thompson tarafından geliştirilen hack, daha sonra UNIX adını aldı.
Bir zarara neden olan ilk hack ise 1971 yılında ortaya çıktı. John Draper adında bir Vietnam gazisi, ücretsiz telefon görüşmeleri yapmanın bir yolunu buldu. Kullandığı yönteme günümüzde “phreaking” adı veriliyor. 1978 yılında Randy Seuss ve Ward Christiansen adındaki iki kişi, dünyanın dört bir yanındaki bilgisayar korsanlarının birbiriyle haberleşip “keşfettikleri” yeni şeyleri paylaşabilmeleri için ilk çevrimiçi haber bültenini yarattı. Bu bülten, günümüzde halen kullanılıyor. Kevin Mitnick 1979 yılında ARK adındaki ilk büyük çaplı bilgisayar sistemini kırdığında, bu bültende yayımlanan “ipuçlarından” faydalanmıştı.
1980 – 1990
1980’li yıllarda bilgisayarların ve onları kırmak için uğraşan korsanların sayısı oldukça artmıştı. 1983 yılında 10 milyon bilgisayar vardı. 1986 yılında ise bu rakam 30 milyona yükselmişti. Bu yükselişin ana nedeni, IBM’in piyasaya girmesi ve kişisel (personal) bilgisayarları tanıtmasıydı. Günümüzdeki PC (Personal Computer) terimi, buradan kaynaklanıyor. 1983 yılında yayınlanan War Games (Savaş Oyunları) adındaki film, bilgisayar korsanlığını heyecan verici bir şey olarak tanıtmıştı ve pek çok genç aynı şeyleri yapabilmek için heves ediyordu. 414, LOD, MOD, Masters of Deception gibi isimlere sahip bilgisayar korsanlığı grupları, Amerika’nın dört bir yanındaki ağlara saldırıyor ve birbirleriyle de savaşıyordu.
İşler o kadar ciddileşti ki, 1986 yılında bilgisayar korsanlığının federal bir suç sayılmasına karar veren bir yasa çıkarıldı ve FBI duruma el koymak zorunda kaldı. Bu grupların hemen hepsini tutuklanıp cezaevine gönderildi. Ancak Amerika, bilgisayar korsanlarından etkilenen tek ülke değildi; 1994 yılında, Rus bilgisayar korsanları Citibank’tan 10 milyon USD çalmayı başardı. 1996 yılında, CIA ve Amerikan Hava Kuvvetlerine ait web siteleri hacklendi. 1999 yılında, korsanların kart bilgilerini kolayca çalıp kopyalaması nedeniyle günümüzde de kullandığımız çipli banka kartları ortaya çıktı.
2000 – 2010
Mayıs 2000’de, halen pek çok kişinin hatırladığı ILOVEYOU solucanı ortaya çıktı ve birkaç saat içinde dünya çapında milyonlarca bilgisayara bulaştı. 2001 yılında, Microsoft’un web sitesini ziyaret etmek isteyen kullanıcılar, bilgisayar korsanlarının yarattığı sahte bir siteye giriş yaparak kişisel bilgilerini çaldırdılar. Bu, dünyadaki ilk alan adı sunucusu (DNS – domain name server) saldırısıydı ve kullanıcıları sahte siteye yönlendirmek için zehirlenmiş DNS rotaları kullanılmıştı. (Bu saldırı türü günümüzde halen aktif ve hatta baskıcı hükümetler tarafından dahi kullanılıyor.) 2003 yılında, ilk global bilgisayar korsanlığı gruplarından biri olan Anonymous kuruldu. 2006 yılında, bir Türk hacker bir dünya rekoruna imza attı: iSKORPiTX adındaki korsan, tek seferde ve aynı anda 21.549 adet web sitesini kırmayı başardı. 2008 yılında, bir grup Çinli korsan Pentagon’un sitesini ele geçirdi.
2010 – Günümüz
2010 yılı Stuxnet isimli solucanın oluşturduğu risk ile başladı. Nisan 2011’de, Türk bir hacker olan JeOPaRDY, Bank of America web sitesini kırdı ve 85.000 adet kredi kartı bilgisini çaldı. Aynı ay PlayStation Network kırıldı ve 77.000 kullanıcısının kişisel bilgisi çalındı. 2018 ve 2019 yılları, fidye yazılımlarının yarattığı tehdit ile geçti. Georgia eyaleti, bu yazılımlar nedeniyle korsanlara 400.000 USD fidye ödemek zorunda kaldı. 2020 yılının ise DDoS saldırıları ile geçtiğini söyleyebiliriz. Bilgisayar korsanları giderek daha karmaşık yöntemler kullanıyor ve çevrimiçi olduğumuz her an çeşitli güvenlik riskleri ile karşı karşıya kalıyoruz. Bu riskleri azaltmak bizim elimizde: Anti-virüs programları ve firewall’lar kullanabilir, VPN ile ek bir güvenlik elde edebilir (VPN indir sayfamıza göz atın), kolay tahmin edilemeyen şifreler kullanarak maruz kaldığımız riskleri mümkün olduğunca azaltabiliriz.
İnternet kullanıcılarının ilgi alanına giren ya da merak ettiği konuları yayınlayan sosyal içerik platformu Pathyou, doğru kaynak kullanımı ile bilgileri doğru olarak sunar. Paylaşılan içerikler de herhangi bir konu hakkında uzman küratörler tarafından derlenen gerçek bilgiler yer alır. Kullanıcılara farklı kategorilerde merak edilen konular hakkında bilgi akışı sağlanır. Kullanıcılarını bilgisayardan kaliteli vakit geçirmeyi sağlayan sosyal içerik platformu birçok farklı kategoride gerçek bilgi deneyimi sunar. Her gün yayınlanan güncel ve ilgi çeken konular her yaştaki insan tarafından beğeni ile takip ediliyor. Bilim, sağlık, doğa, gündem, ilişkiler, moda gibi konulara yer verilen platformda merak edilen tüm konuları bulmak ve eğlenmek söz konusudur.
Teknoloji Meraklılarının İlgi Odağı
Faaliyetine başladığından bu yana geniş bir kitleye sahip olan platform özellikle teknoloji meraklılarının ilgi odağı haline geldi. Dünyayı ve Türkiye gündemini yakından takip eden Pathyou ekibi ile birlikte kendinizi uzun bir öğrenme yolculuğu içerisinde bulabilirsiniz. Türkiye ve dünya gündeminde yer alan konuları, ilgi çeken içerikleri tercih eden kullanıcılar bir sosyal içerik platformundan aradıkları her şeyi rahatlıkla ulaşabiliyor. Her zaman kullanıcıyı kendine çekmeyi başaran sosyal içerik platformu yeni keşifler için de fırsat sağlıyor. Benzersiz içerikleri ile kısa süre içerisinde en fazla takip edilen sosyal içerik platformları arasına girmeyi başaran Pathyou öğrenim felsefesi yolu ile ilerliyor.
Başarılı Bir İçerik Sitesi
Güncel hayata ait birçok farklı konuyu barındıran site kullanıcıların en yüksek süreyi geçirdiği eğlence platformu olarak da dikkat çekiyor. Küratörler tarafından üretilen içerikler sayesinde kullanıcı hem eğlenceli vakit geçiriyor hem de kaliteli ve düzeyde gerçek bilgilere ulaşma imkanı buluyor. Her gün komedi, mizah, sanat, magazin, sosyal medya, teknoloji, inceleme ve ilginç detayların yazılmasıyla veya listelenmesiyle oluşan güncel içerik yayınlanıyor. Gerek editör kadrosu gerekse kategori alanları ile her alana ait içerikler üreten başarılı bir içerik sitesi olan
Pathyou, kullanıcılarına küratörlük imkanı sağlayarak yeni içerikler oluşturulmasına olanak sunuyor. Her yaştan farklı düşünce yapısına sahip insanların bir arada olduğu platformda, kullanıcılar sıkılmadan, eğlenceli yöntemler ile bilgi akışını elde ediyor.
Osmanlılar tüm Türk devletleri gibi bir kara gücü, kara devletiydi. Onlar, geldikleri ve yaşadıkları bölgeden kaynaklı deniz ya da denizle ilgili faaliyetlere uzaklardı. Osman Bey’in kurduğu beylik, daha çok erken tarihlerden itibaren Marmara ve Ege denizine dayandı. Bu suretle denizle ve denizden kaynaklı tehditlerle karşılaşmaya başlayan Osmanlıların ilk deniz güçlerini, 1350’li yıllarda topraklılarını aldığı Karesi Beyliği’nin gemileri oluşturdu.
Osmanlılarda deniz faaliyetleri, Batı Anadolu beylikleri; Aydın, Saruhan ve Menteşe oğullarındaki kadar hızlı gelişmedi. Birbirine çok benzer sosyal dinamikleri ve temelleri olan beylikler arasında, bu tarz bir fark olmasının tek sebebi vardı: Osmanlılar 1353 yılı gibi erken bir tarihte Rumeli’ye çıkıp buraya tutunmayı başarınca, önünde kara gücünü kullanabileceği uçsuz bucaksız Balkan Yarımadası beliriverdi.
Diğer beylikler için ise Ege Denizi ya da diğer bir tabirle Adalar Denizi doğal bir engeldi.
Doğuya doğru da genişleyemediklerinden denizcilikle uğraşmaları kaçınılmaz oldu…
Osmanlıların denizle ve denizcilikle uğraşmak zorunda kalışı elbet benzer bir zaruretle olacaktı. O ilk zaruret ise Çanakkale Boğazı’nın güvenliği oldu. Güney Marmara’ya tamamen yayılan ve böylece denize sınır olan Osmanlılar, deniz ticaretinin zirvesine oturma konusunda birbiriyle yarışan Venedik ve Ceneviz ile bunun yanında ana hedefi olan Doğu Roma ile ilişkiye girmeye başladı. Özellikle iki İtalyan devleti ile kurulan ilişki ticaret merkezliydi…
1.Murat devriyle beraber Balkanlarda bir çığ gibi büyüyen Osmanlıların boğaz trafiği çok fazla arttı. Fakat Türklerin bu askeri trafiğin ve göç dalgasının deniz ayağını organize edebilmesi hayli güçtü. Ellerindeki gemilerin yanında Venedik ve Cenevizlilere para vererek kendilerini karşıya çıkartıyorlardı. Adı geçen devletlerle araları bozulunca ise karşıya geçiş bir cehenneme dönüşüyordu…
Boğazın iki tarafı da Türlere ait olmasına rağmen Venedik, Ceneviz ve Bizans; boğazı istediği gibi kontrol edebiliyor; karasularını istediği gibi kullanıyordu. Buna bir dur demek gerektiğini anlayan Sultan Murat, Kocaeli’nde ufak bir tersane oluşturarak karşıya geçiş ve boğaz güvenliği için yeteri kadar sal yapılması emirini verdi. Boğaz boyundaki kalelere de “Bahriye Azaplarını” yerleştirdi. Fakat bunlar bugünkü deniz piyadeleriydi, asıl önemli olan denizciydi ve o da Osmanlı’da daha yoktu…
Osmanlı’nın kurumsallaşmasında ve genişlemesinde büyük payı olan 1.Bayezid’ın döneminde, atılım giderek büyüdü. Sultan, çıktığı bir Anadolu seferinde pek çok Batı Anadolu beyliğini kendisine bağlamayı başardı ve sonraki süreçte Anadolu’daki Türk birliğini büyük oranda sağlamayı başaracaktı…
Alınan Batı Beyliklerinin filoları birleşip Osmanlı Donamamasının temelini oluşturamadı.
Beylikler o dönemde deniz faaliyetlerini Türk korsanlar aracılığıyla yapıyordu ve bu korsanlar beyleri bertaraf edilince Osmanlı tarafına yanaşmadı… Osmanlı hizmetine girmeyi kabul eden Türk korsanların gemileri ve Kocaeli’de yapılan gemilerden oluşan 60 gemi Sarıca Bey önderliğinde bazı Ege adalarını yağmaladı. Fakat bu ufak grup, Çanakkale Boğazın’daki Venedik ve Ceneviz serbestliğini engelleyemedi Osmanlıların deniz gücü hala çok zayıftı…
Yine yakın yıllarda Padişah, Gelibolu’ya bir tersane kurdurdu ve karşısına da Lapseki hisarını yaptırdı. Osmanlılar boğazı kontrolün önemini anladıkları için buranın savunmasını hem denizden hem de karadan organize etme gayesindeydiler. Alınan bu önlemlerden sonra yabancı gemiler “Mafgarya” denilen izin kâğıtlarıyla boğazdan geçmek zorunda kaldı. Bu büyük bir başarıydı fakat kurallar, süratli ve iyi donanımlı Venedik gemilerini alakadar etmedi. Çünkü Osmanlılar hisarlardan sadece ok atabildikleri için ve ellerindeki gemiler rakiple boy ölçüşecek seviyede olmadığı için gemilerin geçişi sırasında rakibi tehdit edemiyordu.
Osmanlılar, 1396 yılında oluşturulan haçlı ordusuna karşı koyabilmek adına sefere çıktığı sırada, haçlıların deniz gücü olan 44 parçalık haçlı filosu, Balkanlara varmak için yola çıktı.
Sarıca Bey ve komutasındaki Osmanlı gemileri, güçlü haçlı filosuyla boy ölçüşemeyeceğini anlayınca Gelibolu limanına çekildi. Kolayca her iki boğazı da geçen filo, Karadeniz’e çıkıp Tuna nehri aracılığıyla Niğbolu Muharebesi’ne katıldı. Bu filonun Akdeniz’den kalkıp Niğbolu’ya kadar gelmesi, Osmanlının deniz gücünün ne kadar zayıf olduğunu bir kez daha gösterdi. Diğer bir kötü sınav ise İstanbul’un 3.kuşatması sırasında verildi.
İstanbul’un denizden abluka altına alınması işini yapan 60 gemi, Doğu Roma’ya destek taşıyan Venedik gemilerini tutamadı ve gemiler, İstanbul’a rahatça ulaşıp abluka altındaki Bizanslıları rahatlattı…
Niğbolu ve İstanbul Kuşatmasındaki bu olaylar Yıldırım Bayezid’i yeni bir tedbir almaya itti.
Çanakkale Boğazını tutmak için yaptırdığı kalenin bir benzerini İstanbul Boğazını tutmak için de yaptırdı. 1397 yılında tamamlanan Güzelcehisar, Karadeniz ve Marmara arasındaki geçişlerde, yabancı gemilere zorluklar çıkaracaktı…
Ege’deki adalara çıkarmalar yapabilecek güce ulaşan Osmanlı donanmasının bir sonraki sınavı 1399’da oldu. Bizans imparatorunun yardım talebi üzerine Fransa kralı 6.Charles, asker ve erzak dolu ufak bir filoyu İstanbul’a yolladı. Bu filoya Venedik, Ceneviz ve Rodos gemileri de eklenecekti. Fakat Bozcaada’da bekleyen Fransız filosu, müttefiklerini beklemeksizin 6 gemisiyle boğazı zorlamaya kalktı. Sarıca Bey ise 17 gemiyle rakibin boğaza girişini engelledi. Bu, Osmanlının ilk deniz zaferi değildi ama ilk deniz başarısıydı…
Bozcaada’ya çekilen Fransız gemileri ise müttefikleri gelince tekrar boğazı zorladı.
Osmanlılar bu sefer rakibin çok daha güçlü gelmesi üzerine direkt Kocaeli limanına sığındı ve yardım gemileri ise İstanbul’un imdadına yetişmeyi başardı…
1402 Ankara Muharebesi’yle Osmanlı büyük bir bunalıma girdi ve iç savaş başladı.
Fetret Dönemi dediğimiz bu süreçte Osmanlı donanması nadir kullanıldı ve donanmanın gelişimi çok yavaşladı. Yeniden çıkış ise 1413 yılında tahta oturup Osmanlı mülkünde bütünlüğü tekrar sağlayan Çelebi Mehmet zamanında oldu. Tahta oturan Tavil Mehmet, derhal bir donanama oluşturtulması için emir verdi. Uzun süredir dostane ilişkiler kurulan Venedik’i kendisine hedef olarak gören sultan, 17’si kadırga geri kalanı da ufak teknelerden oluşacak şekilde 112 gemilik bir donanma oluşturdu. Donanmanın başına da Çalı Bey’i geçirdi. Venedik ile rakip olan Ceneviz’le de fiili bir ortaklık kurdu. Boğazdan geçmeye çalışan Venedik gemilerini esir alan Osmanlı donanmasının 42 parçalık bir kısmı,
Çalı Bey idaresinde 1415’te Ege’ye açıldı.
Türk denizcileri Naksos ve yine buraya bağlı Paros, Melos ve Andros adalarına çıkarmalar düzenleyip tahrip ve yağma yaptı. Korkan Naksos Dükü kendi gemilerini limandan çıkaramadı ve Osmanlılara vergi vermeyi kabul etti. Türklerin Ege’deki bu taarruzu ve Çanakkale boğazını kontrol eder duruma gelmeleri elbette Venedik’te yüzleri düşürdü.
Venedik’in bir şey yapıp olayları lehine çevirmesi lazımdı…
Pietro Loredano komutasında 15 büyük kadırgadan oluşan filo, Nisan 1416’da Ege sularına geldi. Venedik’in niyeti savaştan ziyade Boğazın ticaret gemilerine açık tutulması idi. Hatta bunun için yanlarında 2 tane de diplomat getirmişlerdi. Osmanlı ise bu bölgeleri doğaldır ki kendi hâkimiyet alanı olarak görüyor ve kendine sorulmadan iş yapılmasını istemiyordu.
Bakalım işler nereye varacaktı?…
Amiral Pietro 28 Mayıs’ta Gelibolu açıklarına geldi. Tomasso adında bir yaverini Çalı Bey’e göndererek amacını söyledi. Ortada resmen ilan edilmiş bir savaş olmadığı için ortam sakindi.
Fakat bir sonraki gün, geçiş izni almış bir Ceneviz ticaret gemisi boğaza girmeye çalışınca olan oldu. Venedikliler rakiplerine ait gemiyi vurup batırınca Osmanlı yetkilileri küplere bindi. Venedikliler nasıl olurdu da Osmanlı karasularında böyle kafalarına göre hareket ederdi. Üstelik batırılan gemi geçiş izni almıştı ve Türklerin müttefikine aitti. Çalı Bey buna sinirlenip derhal gemicilerine emir verdi. Osmanlılar koşarak gemilere yöneldi ve denize açıldı. Venedik donanmasının üzerine gidiyorlardı…
Amiral Pietro bunu resmi savaş ilanı olarak kabul edip çarpışma karar verince, Osmanlı tarihinin ilk resmi deniz savaşı 29 Mayıs 1416’da başladı. Venedik’in 15 büyük gemisi vardı.
Osmanlıların ise o sırada 13 çektirisi ve 21 tane de daha küçük tip gemisi mevcuttu. Filolar arasındaki teknik üstünlük ise karşılaştırılamayacak şekilde Venediklilerdeydi. Kürekli Gemiler Çağı’nın en iyi gemileri onlardaydı. İtalyanların gemileri muntazam ve büyük olduğu kadar toplarla da donatılmıştı. Osmanlı gemilerinde ise rakibin ateş gücüne karşılık verebilecek sadece ok vardı. Normal şartlarda dönemin klasik deniz savaşı tarzı “mahmuzlama” ve “rampaj”a dayanıyor olsa da Venedik gemilerindeki toplar, Osmanlılara yaklaşmaksızın savaş yapılmasına zemin hazırlıyordu. Ek olarak İtalyan gemileri, yüzyıllardır bu işi yapmanın getirdiği avantaja sahip usta denizciler tarafından yönetiliyordu…
Her şeye rağmen rakibin üzerine saldıran Çalı Bey ve gemileri, Venedik ateşi altında kalıverdi. Zaten çok sağlam olmayan Türk gemileri aldıkları isabetler sonucunda ağır yaralanıyor, istenilen oranda rakibe yaklaşamıyordu. Sonucu belli bir savaşa giren Osmanlı deniz beyi, son bir çare yanan gemilerinin ve ölen personelinin arasından süzülerek rakibin kaptan gemisine doğru sokuldu. Amirale yeterince yaklaşan birkaç gemiden rakibe ok yağdırıldı. Bu yoğun ok atışı sırasında Amiral sol bacağından ve yanağından yaralandı ama bu, savaşın neticeye etki etmedi…
Venedikliler ateş gücünün verdiği avantaj, denizcilik bilgisi ve kaliteyle Osmanlı gemilerini ele geçirmeyi başardı. Çalı Bey ve pek çok levent savaş sırasında şehit oldu, geri kalan personel de esir düştü. Esir edilen 12 geminin personeli, savaşı Gelibolu sahillerinde yaşlı gözlerle izleyen kadınların ve çocukların şahitliğinde kılıçtan geçirilip denize atıldı. Sonrasında Amiral Pietro, Lâpseki’ye saldırıp burayı almak istediyse de emrinde büyükçe bir kuvvet olan Halil Bey’in yakınlarda olduğunu öğrenince bundan vaz geçti. Sonuçta İtalyanlar denizde üstün olabilirlerdi ama muharebe karaya taşınırsa Osmanlı’nın asıl gücüyle karşılaşma talihsizliğini yaşamak istemezlerdi. Derken aldığı galibiyetin ardından Venedikliler, Bozcaada’ya doğru yöneldi. 5 çektiriyi ganimet olarak alıp geri kalanları işe yaramaz gerekçesiyle yaktılar…
Yenilgiden sonra Çelebi Mehmet, Venedik’in denizdeki üstünlüğü kabul etmek zorunda kaldı.
Naksos’tan alınan vergi kaldırıldı ve Venedik ticaret gemilerinin boğazlardan serbestçe geçebilmesi gibi bazı tavizler verildi. O dönemde Çanakkale Boğazını korumakta dahi zorlanan Osmanlılar, bundan 100-150 yıl kadar sonra Akdeniz’in en güçlü donanmalarından birine sahip olacak; gemilerini Adriyatik’ten Hint Okyanusu’na, Azak Denizi’nden Cebelitarık açıklarına kadar yüzdürecekti. Fakat, Osmanlıların o seviyeye gelebilmesi için daha çok yol kat etmesi lazımdı….
Roma Germen İmparatorları, Orta Avrupa’da Almanca konuşan tüm toplulukların kralı unvanını taşımaktaydı. Fakat Almanlar İmparatorluğun içinde, Ortaçağdan kalan derebeylik geleneğinden kaynaklı olarak 500 den fazla siyasi yapıya bölünmüşlerdi. Bu yapıların hepsinin kendine göre ayrı kanunları, işleyiş yapıları ve yönetim biçimleri vardı.
Napolyon’un seferleriyle 19.yy’ın başında Roma Germen imparatorluğu yıkıldı ve Alman devletleri Bonapart’ın yeni düzenlemesiyle “Ren Konfederasyonu” adı altında Fransa güdümüne girdi.
1789 Fransız ihtilalinin yaydığı fikir akımlarıyla ve Fransa hegemonyası altında ezilmenin verdiği etkiyle Almanlar arasında milliyetçilik duygusu yükselmeye başladı Napolyon’a karşı yapılan mücadelelerde kazanılan ortak tecrübeler ve işgalcileri kovarak tekrar kendi topraklarının kontrolünü ele geçirme fikri Almanların arasında birleşip tek bir ülke olma arzusununum fitilini ateşledi.
Napolyon’un düşüşünün ardından, Avrupa’nın yeniden düzenlendiği 1815 Viyana kongresiyle büyük monarşiler, kıtayı belli bir dengeye oturtmaya çalıştılar. Bu dengede tutma politikası uyarınca Roma Germen imparatorlunun yerini tutması için Alman devletçikleri Avusturya İmparatorluğu’nun etki alanı altında birleşti. Fakat burada, yükselmekte olan Prusya’nın gücü göz ardı edildi…
Sanayi devrimiyle üretimin ve ticaretin artması, Alman devletleri arasında belli bir gümrük birliğine gidilmesine sebep oldu. Yapılan karayolları ve özellikle demir yolları aynı milletten olan bu toplulukların birbirlerini daha fazla tanımasına yol açtı. Birbirlerini yakından tanıyan ve konuştukları dil dışında da ortak kültürel noktaları ve çıkarları olduğunu anlayan Almanlar arasındaki tek bir çatı altında birleşme fikri, daha da kuvvet kazandı.
Görüldüğü üzere demir yolları, Alman milli bilincinin ve beraberliğinin oluşmasında temel etkenlerden biri oldu. Çok uluslu bir yapıya sahip olan Avusturya İmparatorluğu, etki alanında yükselmekte olan Alman milliyetçiliğini her ne kadar dizginlemeye çalışsa da 1848’le beraber bu politika tamamen işlevsiz hale geldi. Artık hemen hemen her Alman birleşmeyi istiyordu….
Gelin görün ki “birleşme nasıl ve hangi yöntemle olacak?”, “hangi noktalar üzerinde ne oranda birleşilecek? ”,
“Yaşananlar asil zümreleri ne denli etkileyecek?” gibi sorular kafaları karıştırıyor; özellikle bu birleşmeyi Avusturya’nın mı yoksa Prusya’nın mı üstenmesi gerektiği ikiliği zihinleri allak bullak ediyordu.
Birleşmenin olacağı, gökteki bir güneş kadar apaçık görülmesine rağmen bir türlü beklenen olmuyor, Almanya’nın birleşmesi sürekli gecikiyordu….
1862’de Prusya tahtına 1.Wilhem’in geçmesi, Avrupa’da dengeleri bir anda değiştirdiği gibi sorularında tek tek yanıt bulmasına da vesile oldu. Helmuth von Moltke, Prusya Genelkurmay Başkanı pozisyonuna getirildi. Albrecht von Roon da Prusya Savaş Bakanı oldu.
Wilhelm, Otto von Bismarck’ı da Prusya başbakanı olarak atadı. Roon’la Montke’nin askeri ve operasyonel dehası; Bismarck’ın “Realpolitik” adı verilen siyaseti, Prusya’yı hızlıca Avrupa’nın demir yumruğu haline getirecekti…
Kan ve Demir
BismarCk’ın, Prusya başbakanı olmasıyla Avrupa’nın çehresi değişmeye başladı.
O, Almanların hayatta kalabilmesini, halkın Prusya etrafında birleşmesinde görmekteydi.
Planı, daha göreve ilk geldiği günden beri belliydi.
“Büyük sorunlar; konuşmalar ve çoğunluk kararıyla değil, kan ve demirle çözülecek.!!!” diyordu.
Bismark, Almanya’yı birleştirmek için kan ve demiri kullanacak yani savaşacaktı….
Bismark’ın en üstün özelliklerinden birisi, ortamı çok iyi analiz edebilmesiydi.
Hangi ülkenin neye ne derecede tepki vereceğini çok iyi biliyor; ülkelerin güçlü ve zayıf yanlarını isabetli bir şekilde analiz edebiliyor, kıtanın hâlihazırdaki durumunu ideolojik eğilimleri kenara bırakıp tamamen kendi ülkesinin çıkarları için en verimli şekilde kullanabiliyordu.
Diplomatik ve bürokratik bir deha örneği olarak gösterilen Otto, hamleleri sayesinde ülkesinin elini her adımda biraz daha kuvvetlendirmeyi böylece başardı. Prusya’nın Alman birliğini kurmak için atmak istediği ilk adım; Danimarka’ya bağlı olan Schleswig, Holstein ve Lauenburg dukalıklarını ele geçirmekti. Buraları doğrudan Prusya’ya bağlamak isteyen Bismarck’ın önünde pek çok problem vardı ve bunlar varken istediklerini yapması imkân dâhilinde değildi. İsveç ve özellikle İngiltere, Prusya’nın Kuzey denizine çıkmasına katiyetle karşıydı. Tek sorun İngiltere değildi elbette. Kendisini Almanların lideri gören Avusturya, Bismarck’ın girişimine ilk dur diyecek ülkeler arasındaydı. Öte tarafta da Kırım Savaşı’ndan sonra hızla yakınlaşan Fransa-Rusya ikilisi vardı.
Prusyalıların en son istediği şey; Fransa ve Rusya ile iki cephede aynı anda savaşmaktı.
Bismarck’ın altın kurallardan birisi de buydu: hem doğuda hem batıda aynı anda savaşmamak…
Bu bağlamda Bismarck, Rusya’yı yanına çekerse diğer ülkelerin muhalefetinin pek de önemi kalmayacağını düşündü. Tabii bu ortamın oluşabilmesi için, bir yerlerde bir şeylerin fitilinin ateşlenmesi lazımdı…
1863 Yılında Polonyalılar Rusya’ya karşı ayaklandı. Oluşan durum karşısında büyük devletler hemen pozisyonlarını aldılar. İngiltere milli duygularla kurulmuş bir Polonya devletinin Fransa’nın uydusu olacağını bildiği için isyanı destekleme taraftarı değildi. Fakat Bu isyan sayesinde Fransa ile Rusya’nın arasını açmayı düşündü. Avusturya ise Polonya’nın Rusya ile kendi arasında tampon olacağını biliyordu. Lehleri desteklemek konusunda aslında çekinceleri vardı çünkü buradaki miilyetçilik akımı kendi bayrağı altındaki milletleri de etkileyebilirdi.
Bununla beraber Avusturya, Fransa-Rusya yakınlaşmasından çekinmekteydi.
İşte bu noktada Avusturya ve İngiltere’nin çıkarları örtüştü ve bu ikili Fransa’yı topun ağzına doğru itmeye başladı. 3.Napolyon, kendisine tuzak kurulduğunun farkında olmasına rağmen halkı çoktan tarafını seçmişti. Sokaklar “Yaşa Polonya!” sesleriyle inliyor. On binler gönüllü olarak Polonya topraklarına akıyordu. İç siyasetteki dengeleri gözetmek zorunda olan Napolyon, Leh milliyetçileri destekleme kararı aldı.
Böylece üç devlet İngiltere, Avusturya ve Fransa Rusya’nın karşısında yer almak için kolları sıvadı. Bismarck’ın ise aradığı fırsat ayağına gelmişti.
Adı geçen üçlünün Rusya’ya tavır alacağını önceden hesaplayan başbakan, Rusya’yı destekleme kararı aldı.
İngiltere ve Avusturya, Polonya meselesinde aldıkları sert tutumu bir anda yumuşatınca, Fransa kabak gibi Rusya’nın karşısında tek başına kaldı. 3.Napolyon yaptığı üst üste hatalar sonucunda, Rusya ile arasını iyiden iyiye açtı.. Ortam tam Prusya’nın istediği gibi olmuştu.
Schleswig-Holstein Anlaşmazlığını daha da kaşıyan Bismarck bir bahane bulup Danimarka’ya saldırmak için hazırlandı.
Ortamı Prusya’ya bırakmak istemeyen Avusturya da işe karışınca Germen Konfederasyonu, Şubat 1864 yılında Danimarka’ya savaş ilan etti. Danimarka ordusu bölgeye sevke dilen Alman birliklerinin yarısı kadar ya var ya yoktu. Askeri teçhizat bakımından tüfekleri arasında temel bir prensip farkı vardı. Danimarkalılar Springfield Model 1842, Enfield Pattern 1853, Enfield Pattern 1861 Musketoon ve Lorenz 1854 gibi çoğu İngiliz orjinli tüfekleri kullanmaktaydı. Bu silahlar dönemin modern yapısına uygun ve ağızdan doldurmalı silahlardı. En büyük dezavantajları askerlerin tekrar atış yapabilmesi için tüfekleri ağız kısmından ve ayaktayken doldurma zorunluluğuydu. Doldurması vakit alan bu tüfekler, dakika ortalama 2-3 atış yapılabiliyordu. Prusyalıların elindeyse Dreyse Needle Gun vardı.
Pek çok sorunu olan iğneli ve kurmalı bu tüfeklerin rakiplerinden en büyük avantajı hızıydı…
19.yy sonrasına doğru savaş alanlarında silahlarda aranan şey, menzil ve isabet oranından ziyade hızdı.
Dreyse’ler arka kısımlarından hızlıca doldurulabiliyordu ve askerler dolum işlemini yerde mevzilenmişken de yapabiliyorlardı. Dakikada ortalama 5-6 kadar atış yapabilen ve türünün ilk örneklerinden sayılan bu tüfeklerin varlığı bir sır değildi. Prusya, 1840ların sonundan beri tüm ordusunu Dreyse’lerle donatmıştı. Fakat hiç kimse, bu silahların savaş meydanında neler yapabileceğini bilmiyordu. Yakında herkes, Dreyse’lerin kuvvetini görecekti…
Alman orduları Şubat ayında girdikleri Danimarka topraklarında hızlıca ilerledi.
Her ne kadar İngilizler işi zorlaştırmak için konferans topladıysa da, işgal orduları durmaksızın ilerleyip Danimarka ordusunu Temmuz ayında teslim olmaya zorladı.
Almanlar net bir şekilde galip olan taraftı.
Alman birliğine giden ilk adım, bu şekilde atılmış oldu…
Peki Bismarck’ın tek hedefi adı geçen dukalıkları ele geçirmek miydi? Elbette hayır!!
Bismarck ve kral Wilhelm, ilk iş olarak Kiel’de donanma tesisleri kurmaya başladı.
Amaç; Kiel’de bir kanal açıp donanmayı açık denizlere taşıyabilmekti. Kimse daha farkından değildi ama Bismarck, Alman imparatorluğunu büyük bir deniz gücü haline getirecek temelleri atıyordu…
Savaşta yenilmiş olan Danimarka’ya ufak bir göz atacak olursak onlar için mağlubiyet adeta bir felaket olmuştu. Danimarkalılar, topraklarının 3’te 1’ini ve 2,5 milyonluk nüfus rezervinin yaklaşık 1 milyonunu Almanlara kaptırmışlardı…
Tam bu kısma değinmişken İkinci Schleswig-Holstein Savaşı’nı anlatan 2014 yapımı
8 bölümlük 1864 dizisini bu savaşın atmosferini yaşamak isteyenler için tavsiye ediyoruz. …
Kardeşlerin Savaşı
Danimarka’dan alınan topraklar 1865 Gastein Anlaşması ile iki Alman devleti olan Avusturya ve Prusya arasında paylaşıldı. Paylaşım yapılmıştı yapılmasına ama bu süreçte yaşanan fikir ayrılıkları zaten aralarında uzun süredir ikilik olan kardeş devletlerin arasını iyice açtı.
İşlerin çatışma raddesine kadar varması Prusya’nın istediği bir şeydi.
Gücünü Danimarka’da test eden Prusya, artık Konfederasyonun asıl gücü olduğunu Avusturya’ya gösterebilirdi. Avusturyasız bir Almanya düşünen Bismarck, savaşa girişmeden önce siyasi ortamı ülkesinin çıkarına uygun şekilde düzenlemeye başladı…
İngilizlerin olası savaş karşısında tarafsızlığını sağlamak kolaydı. Çünkü Avrupa’nın ortasında iki Alman devletinin birbirini yemesi onların işine gelirdi. Rusya ise zaten tarafını seçmişti. Çıkacak savaşta, Prusya lehine sessizliğini koruyacaktı. Burada asıl problem Fransa’ydı. Fransa’nın Avusturya ile müttefik olması durumu Bismarck’ı korkutmaktaydı.
Aynı zamanda Alman başbakan Avusturya’ya karşı İtalya’yı da kesinlikle yanında istiyordu çünkü rakibi çift taraflı sıkıştırmanın tek yolu buydu. İtalya’nın kalbine giden yolda ise yine Fransa’dan geçmekteydi.
Bismarck, yıl içerisinde 3.Napolyon ile gizli bir toplantı yapıp onu tarafsız kalmaya ikna etti.
Bismark, Napolyon’a kabataslak şunları söylemişti: Bir, bu savaş bir Alman milli meselesidir Fransa karışmasın. İki, olası Prusya Zaferinde Fransa’ya da toprak düşebilir. Üç, Fransa kurulacak İtalya-Prusya ittifakına müdahale etmezse zafer sonrası Venedik İtalya’ya bırakılacak Avrupa’nın tek kurnazı Bismarck değildi elbet.
3.Napolyon’un Prusya lehine tarafsızlığı kabul etmesinin altında başka çıkarlar yatıyordu.
İmparator basitçe şu şekilde düşünmüştü: Bir, Almanların birlik olmasındansa birbirlerini yemesi daha evladır.
İki, Prusya Avusturya kadar güçlü bir devlet olmadığı için düşmanını yemesi aylar hatta yıllar sürer. Bu durumda iki taraf da yıprandığında Fransa’nın Ren kıyılarını alması için ortam doğar. Üç, oldur da güçsüz olan taraf Prusya zafer kazanırsa Venedik Napolyon aracılığımla İtalya’ya kalır ve Fransa da uydusu olarak gördüğü İtalya üzerindeki etkinliğini arttırır.
Bismarck Napolyon’u oyun dışında bırakmayı başardıktan sonra İtalya ile masaya oturup 1866 Nisanında ittifak anlaşmasını imzaladı.
Sular çok hızlı ısınınca da Prusya ortadaki sebepleri bahane gösterip 14 Haziran 1866’da Avusturya’ya savaş ilan etti. Anlaşma uyarınca İtalya da güneyden saldırıya geçti.
Alman krallıklarının çoğu ise herkesin savaşı kazanır gözüyle baktığı Avusturya’nın yanında yerlerini aldılar. Prusya Genelkurmay başkanı ve savaş planının mimarı General Montke tüm gücü 4 orduya böldü. Hızlı ve disiplinli olan Alman ordularının 1 tanesi konfederasyon kuvvetleri ile savaşmak için ayrıldı.
Bu ordunun karşısında Hannover, Saksonya, Bavyera, Württemberg, Baden, Hesse-Darmstadt ve Nassau kuvvetleri vardı. Hedefi bu ufak grupların birleşmesini engelleyerek rakiplerini lokma lokma sindirmek olan Main Ordusu canını dişine takıp savaşırken asıl muharebe doğuda yapılmaktaydı…
Savaşın başında Avusturya sınırına 3 ordu yığan General Montke tertibatı şu şekilde yapmıştı.
Sağ kanatta von Bittenfeld komutasında Elbe Ordusu, ortada Prens Frederick Charles komutasında 1.Ordu ve en solda Veliaht Prens Frederick William’ın yönettiği 2. Ordu yerini aldı. Karşıda ise sol tarafta 1.Avusturya kolordusu ve Prens Albert’ın yönettiği Saksonya ordusu bulunmaktaydı.
Bohemya’da ise General Benedek’in yönettiği Avusturya Merkez ordusu vardı.
Kuzeyden bağımsız olarak bir de İtalya ile savaşması için ayrılmış Güney ordusu mevcuttu.
Alman sağ kanadı hızlı bir iletileme ile Saksonya’yı 5 günde ele geçirip buradaki orduları geri püskürttü.
Sonrasında Moltke, 22 Haziran’da Bohemya’nın işgal emrini verdi. 3 Prusya ordusu ilerlerken en büyük korku Avusturyalıların tecrit edilmiş olan 2.Ordu’ya saldırıp bunları yok etmesi ve savaşı kazanmasıydı. General Benedek’in planı da bu yöndeydi
ama komuta kademesinde çıkan tartışma yüzünden ana odak batıdaki orduları durdurmaya çevrilince fark edilmeden büyük bir fırsat kaçırıldı. Prusya ordularına karşı ayın hem doğuda hem de batıda 26’sıyla 29’u arası üst üste yenilgiler alan Avusturya orduları birleşip Königgrätz’e doğru çekildi.
Amaçları bu bölgede tutunup düşmana mukavemet göstermekti. Prusya orduları gelip Avusturyalıları sarınca 3 Temmuz’da savaşın asıl kazananını belirecek Königgrätz Muharebesi başladı…
Düşmanıyla ilk teması kuran 1.Prusya Ordusu ve Elbe ordusu, Avusturyalıları tutundukları tepeden atabilmek için hamle yapmayı düşünse de güçlü Avusturya topçusu ilerleyişe bir türlü izin vermedi. Düşmanı tutunduğu yerden atması gerektiğini bilen Avusturyalılar, piyade alaylarını ileri sürse de büyük bir hüsrana uğradılar. Çünkü kendi ellerindeki Lorenz marka önden doldurmalı tüfeğe karşı Prusyalılarda daha hızlı doldurulabilen ve tüm savaş boyunca farkını göstermiş “zündnadelgewehr” yani Dreyse Needle Gun vardı. Savaşın kazananının belki olmadığı, iki tarafın da kritik anlar yaşadığı vakitlerde Avusturyalılar süvarilerini kullanmakta çekinince muharebe çıkmazı uzadıkça uzadı. Bu çekince Prusyalıların kazancı oldu ve geçen süre içerisinde yardıma yetişen Prusya 2. Ordusu, Avusturyalıların sağından çok sağlam bir saldırı gerçekleşti. Kanattan gelen saldırı ile çok fazla kayıp veren Avusturyalılar ağır bir yenilgi alıp apar topar Viyana’ya doğru çekilmeye başladı.
Tüm savaşın kazananı görünüşe göre Prusya olacaktı….
Güney cephesine bakacak olursak İtalyanlar maalesef hem denizde hem de karada Avusturyalılar karşısında tutunamayıp yenildi. İtalyanların bu savaşta yaptıkları tek şey, düşman birliklerinin bir kısmını aldığı yenilgilerle güney cephesinde oyalamak oldu.
Ama tabii İtalyan yenilgilerine rağmen Prusyalılar savaşı kazanmaktaydı. İmparator Franz Joseph, Königgrätz’de alınana mağlubiyet sonrası Viyana’ya yürüyen Prusya’yı durdurmak için barış çağrısında bulundu. Prusya kralı ve askeri kanadı barışı reddedip düşmanlarını tamamen sindirmek isterken Bismarck buna karşı çıktı. Prusya, Avusturya’yı yenerek istediğini almış, Alman devletlerinin asıl lideri olduğunu kanıtlamış ve imparatorluğun gururunu yeterince kırmıştı. Daha fazla ilerlemeye gerek yoktu.
Bismarck’ın uyguladığı satranç teorisine göre tüm ülkelerle her şartta masaya oturabilecek diplomasi yolları açık tutulmalıydı. Eğer daha ileri gider ve Avusturya’nın nefretini kazanırlarsa bir daha bu ülkeyle masaya oturamazlar ve intikam duygusuyla yanıp tutuşan ebedi bir düşman kazanırlardı. Uzun tartışmalar sonrasında Bismarck önerisinin kabul edilmemesi halinde intihar edeceğini söyleyince herkes başbakanın bu konuda ne kadar kararlı olduğunu anladı ve Avusturya ile barış yapılması kararlaştırıldı. Böylece Prusya, istediğini alarak yıllarca bitmez denilen savaşı 1 ayda bitirerek mükemmele yakın bir zafer kazanmış oldu. Bu savaşın asıl büyük kaybedeni, oynadığı kart elinde patlayan Fransa oldu.
Şaşkınlık içinde olan 3.Napolyon’un hiçbir öngörüsü tutmamış, Prusya 1 ayda her şeyi paket edip bitirmişti. Görüldüğü gibi ipteki iki cambazdan biri olan Napolyon düşmüş, diğeri Bismarck ise hala ipin üstünde şovuna devam etmedeydi…
Zafer sonrası Kuzey Alman Federasyonunu kuran Bismarck’ın Kan ve Demir politikasının sıradaki hedefi başını taşlara vurmakla meşgul olan Fransa olacaktı… 2.Bölüm beğenilerinize bağlı olarak kısa sürede yayında olacaktır.
Padlet öğretmenlerin öğrencilerine online olarak ulaşması için tasarlanmıştır. Dijital olarak internet üzerinden mantar pano oluşturulmasını sağlamaktadır. Panoya çeşitli materyaller eklenmektedir.
Bunlar; görsel sunum, yazı, video ve takvimdir. Oluşturulan panolar programdaki diğer kullanıcılarla herkes butonunu seçtiğinizde paylaşılmaktadır. Fakat yalnızca öğrencilerle paylaşacaksanız bunu da ayarlayabilmeniz mümkün. Kişiler ve gizlilik kısmından bu ayarları yapabilirsiniz. Dilediğiniz kadar katılımcı ekleyerek panoları birlikte de oluşturabilirsiniz. Oluşturulan Padletler öğrencilerin derse katılımını arttıracak ve keyifli vakit geçirmelerini sağlayacaktır. Keyifli vakit geçirerek, eğlenerek geçen bir dersin akılda kalıcılığı da fazla olacaktır. Bu sayede öğrencilerin motivasyonları da yükselmiş olacaktır. Programa üye olmak ücretsizdir ve yalnızca e-posta hesabıyla üye olunabilmektedir. Twitter, Facebook gibi sosyal medya hesaplarından da giriş yapılmaktadır. Oluşturulan panolar dijital olacağı için öğrencilere bir karekod verebilirsiniz. Bu karekodla akıllı cihazlara indirilen uygulamadan rahatlıkla panolara ulaşılabilmektedir. Program bilgisayar ve akıllı cihazlara indirilebilmektedir ya da internet adresinden ulaşılabilir. Programın kullanımı oldukça basittir. Dil seçenekleri arasında Türkçenin olması da ayrıca kolaylık sağlamaktadır.
Programa giriş yapıldıktan sonra ana sayfa karşınıza çıkmaktadır. Ana sayfada bazı kısımlar vardır. Özellikler kısmında programın genel olarak özelliklerinden bahsedilmektedir. Buradan programla ilgili detaylı bilgiye ulaşabilirsiniz. Okul İçin kısmında programın eğitim alanında nasıl kullanılacağına dair uygulamalı ve detaylı anlatım mevcuttur. İş İçin kısmında ise, şirketler için kullanım özellikleri bulunur. Yardım kısmından ise herhangi bir sorun olduğunda destek alınabilmektedir. Programda ücretli içerikler de bulunmaktadır.
Giriş yaptıktan sonra dilerseniz bu ücretli içeriklerden faydalanabilirsiniz. Fakat programın ücretsiz özellikleriyle de pano oluşturulabilmektedir. Atla kısmına tıklayarak tekrar ana sayfaya yönlendirilirsiniz. Özet kısmında en yaptığınız pano çalışmaları bulunmaktadır. Padletler kısmından ise diğer kullanıcılarla ortak çalışmalar hazırlamak için davet gönderebilirsiniz. Ortak Çalıştıklarınız kısmından ortak çalışmalarınızı görebilirsiniz. Ekler kısmından programa ekleyebileceğiniz bağlantıları ve dosyaları görebilirsiniz. Ayrıca hesap ayarlarınızı yapmanız için bir de ayarlar kısmı bulunmaktadır.
İlk Padletinizi oluşturmak için Padlet Oluştur kısmına tıklayarak başlayabilirsiniz. Program size bir şablon seçeneği sunacaktır. Bu şablonlardan birini seçerek panonuzu oluşturmaya başlayabilirsiniz. Bir beğen kısmı da bulunmaktadır. Burada beğendiğiniz padletleri işaretleyebilirsiniz. Padlet oluşturmak oldukça kolaydır. Ad, açıklama, kopyalama seçenekleri ve paylaşım seçeneklerini ayarlayarak gönder butonuna tıklayabilirsiniz. Oluşturduğunuz Padletin çıktısını alma imkanınız da bulunmaktadır. Tema, düzen simge ve bilgisayarınızdan ekleyeceğiniz resim için ekleme seçenekleri bulunmaktadır. Bir kutucuk ekleyerek bu kutucuğun içerisine dilerseniz not, ses, video, dosya ve resim ekleyebilirsiniz. Panonuza bir başlık ekleyebilirsiniz. Ekleyeceğiniz notun, yazı tipini ve şeklini dilediğiniz gibi ayarlayabilirsiniz. Ayrıca maddeler halinde anlatılacak bir konu olduğunda madde oluşturma seçeneği de bulunmaktadır. Not kısmına bir internet bağlantısı da eklenebilmektedir. Herhangi bir internet sitesinin linkini bu şekilde notunuza ekleyebilirsiniz ve bu kısım renkli gösterilmektedir. Yeni sütunlar eklemek için Sütun Ekle butonuna tıklayabilirsiniz. Böylece yeni başlıklar açarak panonuza istediğiniz konuları dahil edebilirsiniz. Pano oluşturulduktan sonra İndir kısmından indirebilirsiniz. Panonun bulunduğu duvar kağıdı da kişisel zevkinize göre değiştirilebilmektedir. Alt kısımdaki seçenekler bölümünde oluşturulan panoya yayınlanma durumu eklenebilmektedir. Bu sayede internette üst sıralarda görülmesi sağlanabilmektedir.
E-ticaret son derece popüler ve çok hızlı büyüyen bir pazar olma özelliğini koruyor. Büyük küçük pek çok farklı girişimlerle e-ticaret sektörüne adım atmak mümkün olabiliyor. Online alışverişe gösterilen ilginin artmasıyla birlikte kullanıcılara bu alanda altyapı hizmeti sunan pek çok marka da bulunuyor. Dünya genelinde son derece popüler puan PrestaShop e-ticaret altyapısı ve sağladığı kolaylıklar nedeniyle 250.000’den fazla kullanıcıya hitap ediyor. Açık kaynak kodlu olarak yayınlanan, PHP tabanlı ücretsiz bir e-ticaret yazılımı olan PrestaShop’un en çok tercih edilmesini sağlayan nedenlerin başında kurulumunun hızlı ve kolay olması aynı zamanda kullanıcıların ihtiyaç duyduğu her şeyi tek bir sistem içerisinde barındırması geliyor. Kullanıcılar herhangi bir yazılım bilgisine ihtiyaç duymadan kısa süre içerisinde kendi profesyonel görünümlü e-ticaret sitelerini yönetebilir hale geliyorlar. PrestaShop ile kullanıcılar elliden fazla dil desteğinden yararlanabiliyorlar. PrestaShop’un sürekli güncellenen eklenti modüllerine erişim son derece kolay olduğu gibi büyük kısmının da ücretsiz olduğu biliniyor. PrestaShop online mağaza ve teşhir ürünlerini sergilemek isteyen kullanıcılara büyük avantaj sağlıyor. PrestaShop katalog yönetiminde detaylı ara yüzü sayesinde ürün tanıtımı, ürün detaylandırma ve geniş ölçekli kampanya yönetimi gibi birçok imkan tanıyan bir CMS türü olarak biliniyor.
Prestashop genel itibariyla bir e-ticaret yazılımı olup ücretsiz açık kod kaynaklı olarak biliniyor. Dünya üzerinde çok sayıda kullanıcısı ve geliştiricisi bulunuyor. LimonHost müşterilerinin ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik hizmetleri çerçevesinde e-ticaret dünyasının zirvesine çıkmalarını sağlayacak ürünler de sunuyor. Dünyanın en çok tercih edilen e-ticaret platformlarından biri olan PrestaShop altyapısına sahip olan siteleri barındırmak için PrestaShop hosting hizmetini kullanıcılarına sağlıyor.
PrestaShop Hosting İle E-Ticaret Sitenizin Kullanıcı Deneyimini En Yüksek Seviyeye Ulaştırabilirsiniz
PrestaShop hosting; ödeme modülleri sayesinde sanal po, EFT, havale gibi sistemler e-ticaret sitelerine kolaylıkla entegre edilebiliyor. Çok sayıda kargo firması eklenebildiği için lojistik yönetimi en hızlı ve kolay şekilde gerçekleştirilebiliyor. Aynı zamanda müşteriler de sipariş takiplerini rahatlıkla yapabiliyorlar. Kullanıcılar LimonHost aracılığı ile yararlandıkları PrestaShop hosting hizmeti sayesinde ihtiyaçları olan barındırma hizmetlerine en uygun fiyatlarla ve eksiksiz olarak erişebiliyorlar. En uygun hosting fiyatları ile en kaliteli hizmetleri sunmaya odaklanan LimonHost kullanıcılarına işlerine kaliteli bir yatırım yapmaları konusunda destek oluyor. PrestaShop hosting hizmetinden yararlanan kullanıcılar; ücretsiz SSL sertifikası, ücretsiz yedekleme, SSD hızında veri aktarımı ve satış sonrası sürekli destek gibi avantajlardan yararlanabiliyorlar. Türkiye’nin en hızlı ve en kaliteli hosting sağlayıcılarından olan LimonHost sayesinde e-ticaret sitelerinin yüksek kullanıcı deneyimi sunması imkanını elde edebiliyorlar. Hızlı açılan ve sorunsuz bir şekilde yüklenen e-ticaret siteleri ziyaretçiler tarafından daha güvenilir ve daha profesyonel olarak değerlendiriliyorlar. Hızlı, kaliteli ve kesintisiz hizmet sağlayan LimonHost kullanıcıları bu sayede rakiplerinden bir adım önde olmayı başarıyorlar.
cPanel Reseller Hosting En Avantajlı Paketlerle LimonHost’ta
LimonHost’un kullanıcılarına sunduğu farklı içeriklere sahip hizmetler arasında cPanel Reseller hosting hizmeti de bulunuyor. Bu hizmet kapsamında LimonHost kullanıcıları WHM panel kullanıyorlar. Ve WHM panel aracılığıyla müşterilerinin ihtiyaçlarına göre özelleştirilebilen hosting paketleri oluşturabiliyorlar. Oluşturulan hosting paketlerine WHM panel aracılığıyla istenilen kısıtlamalar getirilebiliyor.
LimonHost kullanıcılarının hosting paketleri ücretsiz olarak yedekliyor. Son yedeklemenin ardından yapılan tüm önemli değişikliklerin bu sayede koruma altına alınmış oluyor. Müşterilerinin herhangi bir veri kaybına uğramamasına büyük özen gösteren LimonHost kullanıcılarının tüm önemli verilerini Backup hizmetiyle koruma altına alıyor. LimonHost, yeni kurumsal hosting hizmeti almaya başlayan müşterilerinin web sitelerinin taşınması işlemlerini ücretsiz olarak gerçekleştiriyor. LimonHost’un teknik ekibi web sitesinin taşıma hizmetini en kısa süre içerisinde ve kesintisiz bir şekilde gerçekleştiriyorlar. Bu işlem esnasında kullanıcılar herhangi bir aksama ile karşı karşıya kalmıyorlar. LimonHost kullanıcıları Reseller hosting paketleri kapsamında sınırsız e-mail ve trafik hizmetlerinden yararlanabiliyorlar. Bu sayede kesintisiz ve hızlı hosting hizmetlerinden yararlanan LimonHost kullanıcıları müşterilerinin web ihtiyaçlarını sınırsız bir şekilde yönetebilme avantajını elde ediyorlar.
LimonHost kullanıcıları bayi hosting hizmetinden yararlanan, farklı cPanel hesapları açabilecekleri kendilerine ait bir hosting yönetim paneline sahip oluyorlar. Söz konusu panel aracılığıyla yönelik farklı paketler oluşturabiliyor ve müşterilerine ait cPanel hesaplarının tanımlamalarını yapabiliyorlar. LimonHost kullanıcılarının kendi yönetim panelleri üzerinden oluşturdukları cPanel hesapları birbirinden bağımsız şekilde çalışma özelliğine sahip bulunuyor.
Limon Host kullanıcılarının bayi hesaplarının tamamlanmasının ardından öncelikle cPanel paketleri oluşturmaları koşulu aranıyor. Oluşturulan paketler ile cPanel hesaplarının disk alanları, alan adı, bandwth ve veri tabanı sayısı gibi limitleri belirleniyor. Ardından kullanıcılar müşterilerine özel cPanel hesaplarını oluşturuyorlar. LimonHost’un Limon Bayi 20 ve Limon Bayi 50 paketlerinden yararlanacak olan kullanıcıların aldıkları hizmet dahilinde web sitelerinde ve disk alanında limitler bulunuyor. LimonHost Limitsiz Bayi paketleri ise kullanıcıya ait bir paylaşımsız sunucu sağlıyor. Sunucudaki tüm yönetim kullanıcıya ait oluyor. Ve kullanıcılar bu sayede hosting paketleri oluşturabiliyor, limitsiz web sitesi barındırabiliyorlar.
Markanızın dijital dünyadaki tanınırlığını, güvenilirliğini ve erişilebilirliğini maksimize etmenizi sağlayacak SEO çalışmalarınız için bir nihai hedefinizin olmaması; nereye gideceğinizi bilmeden rastgele bir uçak bileti alarak yolculuk yapmaya benzer. Mikro ölçekli kişisel optimizasyon uğraşlarınızdan profesyonellerle çalışmayı tercih ettiğiniz büyük ölçekli çalışmalara, tüm SEO çalışmalarında önceden belirlenmiş bir yol haritanız ve varış hedefiniz olmalı. Hedeflerinize ulaşmak için yaptığınız çalışmaların web siteniz üzerindeki olumlu ve olumsuz etkilerini nasıl ölçeceğinizden çalışmaların orta ve uzun vadedeli kârlılık seviyeniz üzerindeki etkilerine, pek çok değişkene bakarak belirlediğiniz hedefin ne kadar uzağında olduğunuzu belirleyebilirsiniz. Hedeflerinize ulaşmak için yaptığınız çalışmanın etkisini ölçmeden ve değerlendirme yapmadan, yolun neresinde olduğunuzu ve hedeflerinize ulaşıp ulaşmadığınızı kesin bir şekilde belirlemeniz mümkün olmayacaktır.
SEO Yatırımınız ve Hedefleriniz
Dijital dünyadaki tüm ticari faaliyetler için değişmeyen bir kuralı olarak hedeflerinize ne kadar sürede ulaşacağınız; SEO çalışmalarına ayırdığınız bütçe, zaman ve emekle doğru orantılı. Dolayısıyla ilk aşamada hedeflerinizi rasyonel bir tutumla belirlemeli, şayet profesyonellerden yardım alacaksanız minimum harcamayla rekabetin son derece yoğun yaşandığını popüler anahtar kelime aramalarında birkaç haftada ilk sırada yer almak gibi irrasyonel hayaller içine girmemelisiniz.
Firma için hedef belirlemek yerine kişisel çıkarlar veya sadece “ürün satışı” odaklı düşünmek, profesyonellerden yardım almak için görüşme yapan firma sahiplerinin sıkça içine düştüğü bir hata. En baştan firmanız için 3 aylık, 6 aylık veya senelik yani önceden belirlenmiş zaman aralıklarını ilgilendiren hedefleriniz olmaması durumunda pusulasız yol alıyorsunuz demektir.
Firma siteniz ziyaretçi almasına karşın bu trafik satışa dönüşmüyor mu? Az sayıda ziyaretçiye sahip olmanıza karşın web sitenizi ziyaret edenler ürün sayfalarında uzun süre vakit geçiriyor ve büyük oranda ürün satın alıyor ancak trafik düşük olduğu için istediğiniz sayıda ürün mü satamıyorsunuz? Rakiplerinizle aynı kalitedeki ürünleri çok daha avantajlı fiyatlarla satmanıza karşın hedef müşteri kitleniz marka ve ürünlerinizden habersiz mi?
Hedeflerinize Uygun Yol Haritası
Yukarıdaki birkaçından kısaca bahsettiğimiz ve tamamı firmanızın ticari faaliyetlerini ilgilendiren problemlerin hepsinin niteliği farklı olduğu gibi çözüm için yoğunlaşmanız gereken optimizasyon çalışmalarının içeriği de farklıdır. Firmanızın ihtiyaçlarını ve problemin nerede olduğunu baştan tespit etmeden SEO çalışmalarınız için rasyonel hedefler koyamaz, hedefiniz olmadan planlama yapamayacağınız için optimizasyon çalışmalarından beklentilerinizi karşılayacak düzeyde sonuç alamazsınız. Yol haritanızı firmanızın kârlılık seviyesini arttırmanın, tanınırlığını ve güvenilirliğini arttırmanın önündeki engelleri kaldıracak şekilde hazırlamanız için bu ve benzer nitelikteki problemleri önceden tanımlamanız şart. Ancak bu aşamadan sonra firma hedeflerini belirleyebilir, iletişime geçtiğiniz profesyonellerden de hangi içerikte SEO çalışmaları yapılacağına dair taleplerinizi iletebilirsiniz. SEO çalışmalarınızı, pazarlama stratejileriniz üzerine kurgulamamanız ve hedefsiz bir şekilde yola çıkmanız durumunda harcadığınız para, zaman ve emeğinizle pozitif sonuç elde etmeniz sadece şansa kalır.
Markanızın tanınırlığını ve güvenilirliğini arttırırken bir yandan kâr marjınızın yüksek olduğu ürün ve hizmetlerin satışını arttırmaya, artan ivmeyle katkı sağlayan SEO çalışmaları herkesin hayâli. Sadece birkaç hedef anahtar kelimede üst sıralarda yer almanın ötesinde trafiğinizi arttırırken bunu satışlara da yansıtmaya odaklanmalı, sizi tercih eden müşterilerinizin sonraki süreçte de firma ürünlerinizi satın almayı sağlayacak şekilde çalışmalarınızı pazarlama stratejilerinizle örtüşecek biçimde yürütmeyi hedeflemelisiniz.
M.Ö. 1050-247 yılları arasında Çin Devleti’ni, kimi tarihçilerin Türk dediği Chou (Çao) hanedanı yönetiyordu.
Chou Devleti, merkeze şeklen bağlı derebeyliklerden meydana geliyordu, devlet kendi içinde bir bütünlük arz etmiyordu. Derebeyliklerin sayısı da gittikçe artıyordu.
M.Ö. 500 yıllarında Çin’deki derebeylik sayısı 1000’e ulaşmış bulunuyordu.
Mö.3 yy sonlarına doğru otoritenin iyice zayıflamasıyla bu derebeyleri birbirini yok etmeye başladı. Böylece ortaya birbirlerini lokma lokma yiyerek genişleyen daha büyük devletler çıktı.
Kendi dışındaki varlıklarla çok ilgilenmeyen Çinliler, kuzeylerindeki kavimlerle de savaşmak zorunda kaldı.
Çünkü Kuzey Çin’deki iç mücadeleye, Çin’in kuzeyinde bulunan kavimler de karışmışlardı.
Esâsen Çin tarihinde en çetin savaşlar, Kuzey Çin’deki devletlerle kuzey kavimleri arasında cereyan etmiştir.
Çin’in kuzeyinde “Hien-yün veya Hun-yü” adıyla anılan Hun Türklerinin ataları bulunuyordu.
Kökenleri tartışmalı olan Hien-Yünler, Orhun ve Selenga ırmağı arasında yer alıyordu.
Ötüken merkezli olan siyasi birliğin ekonomisi büyük ölçüde hayvancılığa dayanıyordu.
Tarım ve diğer ekonomik faaliyetler az denecek kadardı.
Hayvanlardan elde ettikleri ürünler ise, Hunlara uzun süre geçinmeleri için yetmiyordu.
Daha başka ürünlerle desteklenmesi gerekiyordu.
Öte yandan, Çin ülkesi tarım ürünlerinin bolluğu ve çeşitliliği bakımından son derece geniş imkânlar sunmaktaydı.
Bunu fark eden Hunlar, gözlerini Çin üzerine çevirdiler. Onlar, yaşayabilmek ve geçinebilmek için Çinlilerin birikmiş mallarını ve servetlerini ellerinden almak zorundaydılar.
Böylece Hunlar, ekonomilerinin eksiğini, sık sık düzenledikleri akınlarla Çin’den temin etme yoluna gitmişlerdir.
Üstelik Çinlilerin kolay bir av oluşu, Hun Türklerini bu akınlara özendirmiş ve teşvik etmiştir.
Çin yıllıklarının kesin kayıtlarına göre, Hunlar, ilk defa M.Ö 318 yılında devletlerarası mücadelelere katılmaları dolayısıyla görülür.
Onlar, bu tarihte dört Çin beyliği Han, Chao, Wei ve Ch’u ile bir ittifak kurarak, başka bir Çin beyliği olan Ch’in’e saldırmışlardır.
Bu olay bize, M.Ö. IV. yüzyılın sonlarından itibaren devletlerarası ilişkilerde yerini almış, güçlü bir Hun Devletinin bulunduğunu göstermektedir.
Hun akınlarının önemini ilk kavrayan ve bu hususta köklü tedbirlere başvuran Çin Chao Kralı Wu-ling’dir.
Chao Devleti, Kuzey Çin’de, Tai bölgesinden Kansu bölgesine kadar uzanan Sarınehir havzasına hâkim bir devlet idi. Yani, Hun Türkleri ile sınır komşusu idi. Bu yüzden Chao Devleti’ne ait topraklar Hun akınlarının ilk hedefi durumundaydı. Chao Kralı Wu-ling, Hun akınlarını durdurabilmek ve Hunları sınırlarının ötesine atabilmek için Tai bölgesinden başlayıp Yin-şan sıradağları boyunca devam eden büyük bir sur inşa ettirdi.
Wu-ling aynı zamanda Hunlarla savaşabilmek için zorda olsa askerlerini onlara benzetti.
Chao Devleti’nin savunma faaliyetlerine Ch’in Devleti büyük bir gayretle devam etti. Çünkü, Chao Devleti’nin yaptığı surlar ve diğer tedbirler Hunları sınırlarda durdurmak için yeterli olmamıştı. Birçok derebeyliği ortadan kaldırmak suretiyle Çin tarihinin en güçlü merkeziyetçi idaresini kuran Ch’in Kralı Shi-huang (M.Ö. 221-210), bütün güç ve enerjisini bu savunma faaliyetleri üzerinde topladı. O, tıpkı Chao Kralı Wu-ling gibi büyük emek ve sermaye harcayarak, yeni surlar yaptırdı. Bu surlar, yapımı 600’lü yıllara dek sürecek Çin Seddi’nin temellerini teşkil ediyordu. Çin Chao ve Ch’in Devletlerinin gerek surlar yaptırmak suretiyle gerekse reform mahiyetinde aldığı muazzam tedbirler etkisini gösterdi.
Hun orduları sınır boylarında durduruldu ve hatta sınırların ötesine atıldı. Hunlar, Kuzey Çin’deki Ordos gibi en iyi otlaklarını kaybettiler.
Bu durum Hun ekonomisini oldukça sarstı. Daha da kötüsü, Hunlar açlık tehlikesi ile karşı karşıya geldiler. Nitekim Çin Yıllıklarında M.Ö. III. yüzyılın sonuna doğru Hunların komşuları arasında zayıf bir duruma düştükleri belirtilmiştir.
Bu sırada Hunların doğu komşuları Tung-hular, güneybatı komşuları Yüe-çiler ve güney komşuları da Ch’in Devleti idi. Hunların başında da, “büyüklük ve genişlik” anlamında “Şan- yü” veya Tan-hu unvanını taşıyan Tuman bulunuyordu. Tuman, güçlü komşu devletlerarasında âdeta sıkışmış bir durumdaydı. M.Ö. 210 yılında büyük Çin imparatoru Shi-huang’ın ölümü üzerine Ch’in Devleti’nde karışıklık başladı. Tuman, tarihin önüne çıkardığı fırsattan yaralanmasını bildi; hemen ordularını alarak, Kuzey Çin’e indi; eski otlaklarının bir kısmını tekrar elde etti.15 Çin ülkesinin içine doğru yaptığı akınlarla ekonomik durumunu düzeltti. Fakat her şeyin iyiye gittiği bir sırada, Hun hanedanı ağır bir krizle sarsıldı. Bu kriz, Tuman ile oğlu ve veliahtı Mao-tun arasındaki taht mücadelesiydi. Çinli tarihçilerin Mete’nin gençlik hayatı hakkında toplayabildikleri en önemli bilgi, bir komplo olayının hikâyesinden oluşmaktadır.
Hun Hükümdarı Teoman oğlu Mete’ye karşı düzenlediği komplo Çin yıllıklarında şöyle anlatılmaktadır: “Tuman’ın adı Mete (Batur veya Bagatır) olan büyük bir oğlu vardı.
Daha sonra o, kendisine bir oğlan doğuran özellikle sevgili bir hanım aldı. Artık o, Mete’yi ortadan kaldırmak ve yerine küçük oğlunu koymak istiyordu. Bu yüzden o, Mete’yi Yüe-çilere rehin olarak gönderdi. Mete, Yüe-çilerin yanında rehin bulunduğu sırada, Tuman ansızın onlara saldırdı. Bu sebepten Yüe-çiler Mete’yi öldürmek istediler; halbuki o iyi bir at aldı ve memleketine kaçtı. Tuman, oğlunun kabiliyetini taktir etti ve idaresine on bin atlı verdi”. Kısaca özetlemek gerekirse; Teoman büyük oğlu ve veliahtı Mete’yi yeni karısından doğan oğluna tercih etmiş Ve onu Yüe-çilere yollamıştı. Kendisi de iki millet arasındaki düşmanlığı gerekçe gösterip rakibe saldırdı. Asıl amaç düşmana saldırıyorum bahanesiyle Mete’yi ortadan kaldırmaktı. Olaya erken uyanan Mete ise bir yolunu bulup saldırıdan kaçıp babasının yanına sağlam bir şekilde geldi. Durumu belli etmemek için Hükümdar, oğlunu tebrik etti ve emrine bir tümen verdi. Mete, resmen tarih sahnesine böylece çıkmış oldu.
Hun hükümdarı Tuman, oğlu Mete’yi bertaraf etmek için kurduğu komplonun oğlu tarafından ustalıkla ve olağanüstü bir başarıyla bozulduğunu görünce, tavır değiştirip, onu ödüllendirmek yoluyla meseleyi unutturmak ve kapatmak istemiştir. Mete ise, babasının aksine bu meseleyi unutmak ve kapatmak niyetinde değildi. Emrine verilen askerlerle bir darbe yapma uğraşına girdi. Mete’nin darbe için yaptığı hazırlık ve devlet darbesi Çin Yıllığında şöyle anlatılmıştır: “Mete, (hedefe giderken) ıslık çıkaran bir ok imal etti. Atlı-okçu birliğinin eğitimi esnasında kendisi bu oku nereye atarsa, erlerinin de hep birlikte o maddeyi vurmaları gerektiğini emretti.
Bunu yapmayanın başını kesecekti. Bizzat Mete, ıslık çıkaran okunu değerli atlarından birinin vücuduna attı ve bu anda maiyetinden okunu atmaya cesaret edemeyenleri idam ettirdi. O, kısa bir süre sonra oku ile kendi sevgili eşini vurdu. Bu defa da maiyetinden bazıları donup kaldılar ve oklarını atmaya cesaret edemediler. Bunlar da Mete tarafından idam edildi.
Bir süre sonra Mete, av sırasında ıslık çıkaran oku ile babasının değerli atını vurduğu zaman, maiyeti istisnasız hep birlikte aynı hedefe ok attı. Bu durum üzerine Mete, maiyetine tamamen güvenebileceğini öğrendi.
Sonra o, babası ile ava gitti ve Hun hükümdarı (Şan-yü veya Tan-hu) olan babasına ıslık çıkaran okunu attı. Bütün maiyeti de aynı istikamete nişan aldı ve böylece Hun hükümdarı öldürüldü. Bunun üzerine Mete, üvey annesini ve üvey kardeşini, kendisine itaat etmeyen bütün devlet büyüklerini öldürdü ve kendisini Hun hükümdarı (Şan-yü) ilân etti”.
Böylece Mete Han M.Ö. 209 yılında Hun hükümdarı olmuştu.
Mete disipline çok önem veren bir hükümdardı. Ordusunu 10’luk sisteme göre düzenledi ve ardı arkası gelmez talimlerle bir el hareketiyle ölüme yürüyecek bir ordu oluşturdu.
Asya’nın hatta dünyanın en katı ve disiplindi kara ordusunu oluşturmayı daha o yıllardan başarmıştı. Ardından gelecek olan tüm Türk liderleri, kendilerine örnek olarak Mete’yi alacaktı. O kadarki günümüzde Türk silahlı kuvvetlerinin kuruluş tarihi Mete’nin tahtı ele geçirdiği tarih olarak kabul edilmektedir.
Mete’nin Hun tahtına çıktığı sırada Hun Devleti’nin doğusunda proto-Moğol bir kavim olan Tung- hular, güneyinde Han sülalesinin temsil ettiği Çin Devleti, güneybatısında da Hunlar ile akraba oldukları sanılan gayet güçlü Yüe-çiler bulunuyordu. Tacı yeni ele geçiren Mete, güçlü komşusu Tung-hu kavminin beklenmedik ağır siyasî baskısına maruz kalmıştır.
Tung-hular, Hun tahtına genç yaşta birinin çıkmış olmasından yararlanarak, Hun ülkesini
istilâ etmek istiyorlardı. Bu amaçla Mete’ye elçiler yolladılar. Elçiler kabul edilemez isteklerle Mete’yi kışkırtmaya çalıştı. İlk önce Mete’den atını istediler.
Tüm kurultay reddetmesine rağmen Mete, ‘Komşumdan bir atı mı esirgeyeceğim’ diyerek atını verdi. Genç hükümdarı kızdırmak isteyen Tung-hular, bu sefer Mete’den karısını istedi.
Kurultay küplere binmiş teklifi reddederken Mete, ‘Komşumdan bir kadını mı esirgeyeceğim’ diyerek hanımını yolladı. Hemen sonrasında gelen elçiler, bu sefer de iki devlet arasındaki kurak bir araziyi istedi. Mete, işte o anda ‘devletin temeli olan toprağı biz nasıl veririz?’ diyerek teklifi reddetti. Aslında Mete ilk iki teklifi, rakibe güçsüz olduğu izlenimini vermek ve yeni iç savaştan çıkmış ordusunu hazırlamayabilmek için kabul etmiştir. Üçüncü ve kabul edilemez teklif üzerine büyük bir baskın harekâtı için doğuya giden Mete, hazırlıksız olan Moğollara saldırdı. Tung-hular rakiplerini küçümsemekle gösterdikleri ihtiyatsızlığın bedelini
çok ağır şekilde ödemişlerdir. Mete’nin sürpriz baskını karşısında şaşkına dönmüşler, kendilerini savunmaya bile fırsat bulamamışlardır. Atlarının üzerinde yıldırım gibi gelen Hun cengâverlerinin delip geçen oklarına hedef olmuşlardır. Kimse teslim alınmamış, kimseye de merhamet gösterilmemiştir. Ancak Hun atlılarının hedefini şaşmaz oklarından zamanında kaçabilenler canlarını kurtarabilmişlerdir.
Diğer taraftan elde edilen ganimet muazzamdı. Mete, Tung-huların bütün mal ve servetine sahip olmuştur. Yenilenler ise uzun yıllar dağlarda, ormanlarda korku içinde yaşadılar. Tung-hulardan sonra sıra Yüe-çilere gelmişti. Yüe-çiler, Hunların güneybatı komşuları idi.
Yin (Yin-shan) ile Tanrı dağları arasındaki sahalarda oturuyorlardı. Geniş ve verimli toprakları vardı. Üstelik Doğu-Batı arasındaki transit ticarete ve kültür akışına aracılık eden İpek Yolu’nun önemli bir kısmı Yüe-çilerin ülkesinden geçiyordu. Bu yol üzerinde çeşitli kavimlerin ticaret kolonileri bulunuyordu. Bu bakımdan Yüe-çiler Asya kıtasının zengin ve kültürlü kavimlerinden biriydi. Biraz yukarıda belirtildiği gibi, Mete de, veliahtlık yıllarında Yüe-çilerin yanında bulunmuş; kendilerini ve ülkelerini yakından tanıma fırsatı bulmuştu.
Özellikle o, Yüe-çilerin oturdukları bölgelerin ekonomik gücünü medenî üstünlüğünü görmüş ve değerini ve önemini çok iyi anlamıştı.
Diğer taraftan, Yüe-çiler arasında çok miktarda Hun boyu yaşıyordu. Yüe-çiler de tıpkı Tung-hular gibi Hunları küçümsemişlerdi. Mete gibi, rakip tanımaz bir liderin bu durumu içine sindirmesi mümkün değildi.
Öte yandan Yüe-çiler, Hunların Kansu bölgesi üzerinden Çin’e giriş yollarını kapatıyorlardı.
Mete, büyük Tung-hu baskınından döndükten sonra gerekli hazırlığını yaptı ve Yüe-çilerin üzerine yürüdü. Vurduğu bir darbe ile Yüe-çileri yerinden oynattı; daha doğrusu onları göçe zorladı. Hunların Çin’e giden akın yollarını açtı.
Mete’nin gücü karşısında dayanamayacaklarını anlayan Yüe-çiler ise, ülkelerinin doğu bölgelerini terk ederek, batıya kaydılar.
Mete’nin Yüe-çiler üzerine yaptığı sefer, Tung-hular üzerine yaptığı baskın harekâtı gibi bir imha ve fetih hareketi olmamıştır.
Görüldüğü gibi o, Yüe-çileri yenmek ve gücünü onlara tanıtmakla yetinmiştir.
Bundan da anlaşılıyor ki, Mete, Yüe-çiler karşısında gücünü fazla yıpratmak ve fazla zaman kaybetmek istememiştir.
Çünkü onun önünde Çin gibi daha büyük bir hedef ve daha büyük bir rakip bulunuyordu.
Mete, Çin seferine çıkmadan önce, devletin kuzey ve kuzey batısında bulunan kavimleri de itaat altına alarak, arkasını emniyet altına almak istiyordu.
Hun Devleti’nin kuzey ve kuzeybatısında “Hun- u, K’ut-sa, Ting-ling, Kırgız, Sin-li” gibi Türk soyundan ve Hunlarla akraba olan kavimler bulunuyordu.
Mete, ordusu ile kuzeye doğru yürüdü; bunları birer birer itaat altına alarak, hepsini Hun Devleti’nin çatısı altında topladı.
Bu, hiç şüphesiz, Mete’nin Hun idaresi altında büyük Türk birliğini kurma politikası için atılmış büyük bir adımdı. Artık, Altay dağlarının batısındaki ülkelerin ve kavimlerin dışında bütün Orta Asya Mete’nin hâkimiyetine girmiştir. Başka bir ifade ile söylemek gerekirse Mete, Orta Asya’nın en büyük gücü haline gelmiştir.
Çin yıllığının ifadesine göre “Hunların bütün soylu büyük kişileri Mete’nin hâkimiyetini tanımışlar ve onu en büyük Şan-yü olarak yüceltmişlerdir” Mete, Türkçe konuşan tüm boyları tek bir bayrak altında toplamayı başarmıştı. Mete, Tung-huları ve Yüe-çileri birer birer yenip, doğudan ve batıdan kendisini güvenlik altına aldıktan sonra Çin’e yöneldi. Amacı, Hunların daha önce Çin’e kaptırmış olduğu kuzey Çin’deki otlaklarını geri almaktı. Ordusu Kuzey Çin’e giren Mete, Pe-yang kralını yenerek, büyük dirseği içinde bulunan Ordos bölgesine sahip oldu. Bundan sonra Mete, doğuya doğru ileri harekâtına devam etti. Sarı nehrin büyük dirseğinin doğusunda bulunan Yen ve Tai ülkesini ele geçirdi. Buradaki kale ve sınır tahkimatlarını birer birer düşürdü. Buna karşılık, Çin’in mukavemeti çok zayıftı; bazı yerlerde ise hiç yoktu. Hatta Çin Han iktidarının hâkimiyetini kabul etmeyen bazı Çin derebeyleri Mete’nin himayesine girerek, ona bu harekâtında destek bile veriyorlardı. Bu durum da Mete’nin işini bir hayli kolaylaştırıyordu. Böylece, bu askerî harekâtın sonucunda hemen hemen bütün Kuzey Çin Hunların hâkimiyetine geçti. Hun halkının sürüleri de eski otlaklarına tekrar kavuştu. Daha önemlisi Çin Devleti’nin kuzey bölgelerindeki bütün ticaret ve askerî ikmal yolları Mete’nin kontrolü altına girdi. Görüldüğü gibi, Mete’nin Kuzey Çin üzerine düzenlediği sefer geçici bir yağma akını değildi; bu gerçek bir fetih hareketi idi.
Zaten, Mete’nin amacı da, bölgeye tamamen yerleşmekti. Üstelik burası, eskiden beri Hunların otlak yerleri idi.
Eski çağlardan beri burada gerçek Çinli bulunmuyordu. Halkı da karışıktı.
Bölgenin batısında Tibet, ortasında Hun, doğusunda da Moğol boyları çoğunlukta bulunuyordu. Kuzey Çin’in elden çıkması ve tamamen kaybedilmesi, Han sülalesinin kurucusu İmparator Kao’yu harekete geçirecekti elbet. Çinliler ve Türkler arasındaki büyük savaş için artık her şey hazırdı.
1789 yılında dünya tarihinin en önemli olaylarından biri gerçekleşti. Fransa monarşisi temelinden sarsılmış, pek çok şeyi değiştirecek olan ihtilal ateşi tüm ülkeyi sarmıştı. İhtilal, her yeni adımı ile monarşiyi zayıflatıyor ve asırlardan bu yana kökleşmiş kurumları yıkıyordu. Bunun yanında ihtilal, yeni bir dünya vizyonu ve bir devlet anlayışı ortaya çıkarıyordu. Pek âlâ, bu yeni fikir akımları Avrupa’nın diğer toplumlarını da etkileyebilir ve Fransızlardan esinlenerek başka toplumlar da, kral ya da imparatorlarına karşı harekete geçebilirlerdi.
İşte bu korku, bir anda tüm Avrupa hükümdarlarını sarıverdi. Avrupa ülkeleri, ihtilal Fransa’sına karşı cephe alınca kıtada hava bir anda bulutlandı. Görünüşe göre şimşekler çakacak, yıldırımlar düşecek ve kıta Avrupa’sında yağmur başlayacaktı…
Fransa Kralı 16.Louis’in(Lui) ihtilalcilerden kaçma teşebbüsü ve Haziran 1791’de yakalanması savaşa evirilecek sürecin ilk adımı oldu.
Avrupa liderleri, ilk kez bir Kral’ın, ayaklanan bir milletin önünde aşağılandığını görüyordu.
Bu, onları dehşete düşürdü…
Bir şey yapmalıydı, yoksa hepsinin sonu 16.Louis gibi olabilirdi….
Bu olaya tepkisini ilk koyan Prusya ve Avusturya oldu.
Rus Çariçesi de bu ikiliyi devamlı kışkırtıyordu.
Çariçenin amacı, bu iki devlet Fransa ile uğraşırken, Polonya topraklarından arzuladığı lokmayı yutmaktı.. Sardunya, İspanya ve Napoli kralları da devrimcilere karşı girişimde bulunulmasını istiyorlar, fakat daha küçük çaplı ülkeler olduklarından çekiniyorlardı.
İngiltere ise şimdilik ortamı koklamakla yetiniyordu.
Osmanlılar ise Avusturya ve Rusya ile yaptığı savaştan daha yeni çıkmıştı ve kendi yaraları ile ilgilenmekteydi…
Saksonya’da toplanan Prusya kralı ve Avusturya imparatoru,
bir bildiri yayınlayarak Fransa’ya müdahale edilmesi gerektiğini kararlaştırdı.
Bildiride monarşinin diriltilmesinden söz edilmesi ve hele Kralcılardan bir ordu kurulmak istenmesi, İhtilalcileri kızdırdı.
Fransız Yasama Meclisi’nde savaş taraftarları artmaya başladı…
Mecliste savaş görüşmeleri yapılırken Avusturya ve Prusya resmi olarak müttefik oldular.
İhtilalcilerin ültimatomlarına II. Leopold yerine geçen II.François cevap bile vermeyince Fransa, Nisan 1792’de Avusturya ve Bohemya Kralı II. François’ya savaş ilan etti.
Yeni yapılan anlaşma gereği Prusya’da Avusturya’nın yanında savaşa girdiğini açıkladı.
Ve böylece Fransız Devrim Savaşları başladı. Fransa savaşa perişan bir vaziyette girdi. Elde düzenli bir ordu yoktu.
İhtilalden sonra asiller ordudan çıktığı ya da çıkarıldığı için subay ihtiyacı had safhada idi.
İhtilalin ardından kurulan Garde Nationale kıtaları ise disiplinsiz, düzensiz ve tecrübesizdi.
Hükümette ise para ve askerleri donatacak imkan yoktu. İttifak ordusunun başkomutanı Prusyalı General Duc de Brunswick, birlikleri ile Fransa sınırlarını aşıp, karşısına çıkanları yendikten sonra, Paris’in yolunu tuttu. Fakat, ittifak ordularının ilerleyişi bundan sonra yavaşladı. Çünkü amaç Fransa’yı işgal değil, İhtilalcileri caydırmaktı. Ek olarak Avusturya da askeri açıdan hep iyi sinyaller vermiyordu. Avusturya, daha bir yıl önce, Osmanlı ile savaştan çıkmış ve yorgundu. Üstüne bir de Rusya’nın fırsatçılığı vardı.
Almanlara gazı veren Rusya, onlar batıda savaşırken Osmanlı ile savaşı bitirip Polonya üzerine yoğunlaşınca, Avusturya ve Prusya’nın odağı bir anda buraya kayıverdi.
Bu sebeplerden dolayı Duc de Brunswick, ilerlemek yerine bir bildiri ile karşı tarafa gözdağı vermek istedi.
28 Temmuz 1792’de yayınlanan bildiride General, Paris ve Fransız halkından krala itaat etmelerini istedi.
Bu hamle ile farkında olmadan ittifak güçleri kendi topuklarına sıkmıştı.
Bildiri, kızgın ihtilalcilerin Fransız milliyetçiliğini ve vatanperverliğini harekete geçirdi.
Danton hükümeti, bütün Fransızları orduya katılmaya davet etti ve büyük bir seferberlik ilan etti.
Benzeri daha önce görülmemiş bir şekilde, genç yaşlı demeksizin her Fransız, orduya koşmaya başladı.
İhtilalin doğurduğu yeniliklerden birisi de aslında buydu.
Yurttaş-asker fikri ortaya çıkmıştı ve Fransa’nın Avrupa’ya karşı en büyük kozu da bu olacaktı…
Yenilenen kanla beraber Fransızlar, 20 Eylül 1792’de Valmy Muharebesi’nde Brunwick’in ilerleyişini durdurdu.
Bu onların savaştaki ilk büyük galibiyeti idi.
Aynı günlerde toplanan Yasama Meclisi de artık monarşiyi tamamen kaldırıp cumhuriyeti ilan etti ve Fransız ordusuna, ihtilal fikrini yayma görevini verdi.
İşte şimdi, işler daha da kızışmıştı…
Valmy’den sonra Fransız orduları, meydanda başarılı olmaya başladı.
Kasım 1792’deki ]emmapes Muharebesi’nde Avusturyalıları yenip, bugünkü Belçika’yı ele geçirdiler.
Başka bir Fransız ordusu da Mainz şehrini işgal ederek, Ren’in sol kıyılarına indi.
Güney doğuda da Fransızlar, Nice ve Savoy kontluğunu aldı.
İşler iyi gidiyor, “Vive la Nation” nidaları savaş alanlarında yankılanıyordu…
İhtilali yayma fikri ile yanıp tutuşan Fransızlar, tüm Avrupa’yı karşılarına alarak ateşe odun atmaya devam etti.
Yeni rejimin ilk meclisi Konvansiyon, kral 16. Louis’in başını 1793 başında giyotine sürdü…
Kral’ın idamı ve yaşananlar İngiltere’de büyük endişe yarattı.
İhtilalciler fazla ileri gitmeye başlamıştı…
İngilizlerin işe karışacağını gören Fransa, vakit kaybetmeden yılın başında Britanya ve Hollanda’ya savaş ilan etti.
Takiben İspanya, Hollanda, Napoli, Toskana, Venedik ve Papa da Fransa’ya karşı savaşa dâhil oldular.
4 Yıl önce bir vergi meselesinden başlayan olaylar, bir anda tüm kıtayı içine alan koca bir savaşa dönüştü…
Birinci Koalisyon’un teşekkülü ile Fransa’nın durumu yeniden kötüleşti, yenilgiler başladı.
Fransa Belçika’dan atıldı, İhtilal kuvvetleri Ren nehrinin sol kıyılarından çekildi.
Koalisyon, Alpler, Pireneler ve Alsas-Loren yönünden Fransa’yı işgale başladılar.
İktidardaki Jirondenler kötü bir savaş idaresi sergiliyordu.
Sınırdaki askerler itaatsiz, generaller ehliyetsiz ve savaş bakanları yetersizdi.
Hatta savaş bakanı Dumouriez, Avusturya’ya kaçtı. İşler, Fransa için yeniden tepe taklak oldu. Dıştaki sıkıntılar içeriye de sirayet etti.
Yıl içerisinde Vendee bölgesi; Bordeaux, Lyon, Marsilya, Nimes, Montpellier,
Caen ve Toulon gibi tek çok yerde kralcılar ve ılımlı cumhuriyetçiler isyan etti.
Ülkede, çok şiddetli iç savaş başlamıştı…
Tam da bu sıralarda, üyeleri arasında Robespierre ve Marat’ın da olduğu radikal cumhuriyetçi Jakobenler iktidara geldi.
Kötüye gidişi durdurmayı amaçlayan Jacobenler bunu kendi yöntemleri ile yapmaya karar verdi. Anayasayı kaldırıp İhtilal mahkemeleri kurdular. Her türlü kişi hak ve özgürlüğünü rafa kaldırdılar. Kendilerine muhalefet eden herkesi acımadan giyotine yolladılar.
Onlar acımasızlaştıkça isyanlar artıyor, isyanlar arttıkça onlar daha da acımasızlaşıyordu.
Vatansever duygularla başlayan devrim, sonunda, birbiriyle vahşi bir şekilde yarışan liderlerin kana susamış mücadelesine dönüşmüştü.
Fransa’yı ne cumhuriyetçiler ne de kralcılar yönetiyordu. Fransa’yı yöneten tek şey terör ve kargaşaydı. Nihayetinde bu isyanlar Paris hükümeti tarafınfan şiddet kullanılarak da olsa kontrol altına alınmaya başlandı.
Nantes, Caen, Bordeaux, , Marsilya ve Lyon gibi kentlerdeki isyancılara boyun eğdirildi.
Pek çok şehirde kitleler katledildi; hatta hızını alamayan Konvansiyon, şehirlerin ismini dahi yeryüzünden silmeye kalktı.
Başarıya ve Paris’te Robespierre’in radikal rejim düzenine rağmen Cumhuriyet, bu sefer Toulon’da şiddetli bir isyanla karşılaştı.
Şehirdeki muhalifler, çevre şehirlere yapılanları görünce isyan edip kentteki Jakoben ve cumhuriyetçileri asmış, üstüne İngiltere’den yardım istemişti.
İngiltere’nin Akdeniz filosu, Lord Hood önderliğinde bu önemli liman şehrine doğru harekete geçti. Kısa süre sonra İspanya’dan gemiler ve Napoli ile Sicilya’dan gelen askerler de
Ağustos 1793’te şehir limanına vardı. Koalisyon kuvvetlerinin varışıyla
Toulon, İngiliz çıkarları için çok iyi bir fırsat yaratmış oldu.
Onlar, bu noktayı ellerinde tutmanın zaferi getireceğine inanıyorlardı…
Bir yandan isyanlarla, bir yandan ekonomik krizle, bir yandan da kapıdaki düşmanla uğraşan Jacobenler, Toulon’u cezalandırmak için kolları sıvadı.
Koalisyon güçleriyle ve Toulonlularla ilk mücadeleye girişen Marsilya’daki isyanı bastıran J.F.Carteaux oldu.
General, Eylül ayında şehrin etrafını temizleyip kuşatmayı başlattı.
Fakat generalin elinde, gerçek anlamda profesyonel bir subay kadrosu yoktu. Kaldı ki kendisi bile asker değildi… Emri altındaki az sayıda gerçek subaydan biri olan topçu komutanı yaralanınca yerine birisinin tayin olması gerekti.
Ağustos-Eylül gibi kuşatma başladığında, Koalisyonun yaklaşık 17 bin askeri varken Fransızların 35 civarı askeri vardı.
Fransızlar şehri ve limanı 3 tarafından kuşattılar.
Fakat generallerinin asker olmayışı çok fazla hata yapmalarına neden olmaktaydı.
Kuşatmanın uzaması sonucu komutanlar bir bir değişti ve sonunda General Jacques François Dugommier başa getirildi.
Koalisyon ise şehre ve bölgedeki tepelere hâkim olmasına rağmen asker sayısı bakımından az olduğu için ilerleyemiyordu.
Ama düşman tarafından limandan atılma tehlikesi de yaşamıyordu.
Herkesin şehri düşürmek için planlar kurduğu sırada, tüm fikirleri değiştiren topçu kumandanının sözleri oldu…
Korsikalı İtalyan bir ailenin oğlu olan Napolyon, kuşatma boyunca emirler yağdırıp sürekli koşuşturmuş, her koşulda özveri ile çalışması sayesinde komutanlarının takdirini kazanmıştı.
Jacobenlere yakınlığı ile bilinen bu topçu subayı,
ihtilalin getirdiği rüzgârı arkasına alıp yükselmeye ve hayallerini gerçekleştirmeye çok hevesliydi. Binbaşının planı çok basitti. O, “Hem iç hem de dış limana hâkim La Grasse Burnu’nu alın.
Gemileri defedin, o zaman geride asker kalmayacaktır.” diyordu.
Paris’ten gelen temsilciler onun planına gülerken General Dugommier, planın işe yarayabileceğini düşündü.
General, inisiyatifi genç komutana bırakıp planın tatbikine onay verdi…
17 Aralık 1793 gecesi Napolyon topçularına ateş emri verdi.
Topçular yağmur altında yoğun bir şekilde La Grasse Burnu’ndaki mezileri dövmeye başladı.
Kısa süre sonra Fransızlar, komutanlarının emri ile süngü takıp hücuma kalktılar.
Var güçleri ile saldıran ihtilal askerleri, düşmana ağır bir darbe vurdu.
Hemen arkasından Binbaşı Napolyon’un önderliğinde ikinci dalga hücuma geçti.
Tepelerde geçen şiddetli çatışma sırasında binbaşının atı vurulurken kendisi ise kalçasından yaralandı.
Ölümün eşiğinden dönen Napolyon ve askerileri, nihayetinde İspanyol ve İngilizlerin aylardır tuttuğu mevzileri ele geçirmeyi ve onları geriye atmayı başardı.
Napolyon’un planı işe yaramış ve düşman savunması çökmüştü…
Amiral, limanı ve şehri hemen boşaltması gerektiğini, yoksa gemilerin vurularak yok edileceğini anladı.
Evet, Koalisyon filoları bu andan itibaren Napolyon’un topçularının menzilindeydi ve ateşe başlanırsa filolar tamamen kaybedilebilirdi.
18 Aralık’ta çok sayıda Toulonlu mültecinin de yer aldığı İngiliz donanması,cumhuriyetçilerin top ateşi altında şehirden uzaklaştı.
Zafer Fransızlarındı….
Jakobenler şehir halkını en ağır şekilde cezalandırma yoluna giderken
İngilizler ise büyük bir fırsatı kaçırdıklarını anladılar.
Toulon üzerinde ülkedeki tüm isyanlar desteklenebilir, belki de ihtilal bile devrilebilirdi.
Fakat bu başarılamamıştı ve bunu engelleyen kişi, düşük rütbeli topçu subayı Napolyon Bonaparte’tı….
“Toulon Kahramanı” olarak anılmaya başlayan genç Binbaşı, bir anda tuğgeneralliğe yükseltildi.
Ve daha 24 yaşındaydı….
Jakoben lider Robespierre’in kardeşiyle olan arkadaşlığı, sıçrayışının bu denli büyük olmasına sebep olmuştu.
Lakin bu arkadaşlık kısa süre sonra başına belalar açtı.
1794 yılında Jacobenlerin iktidardan indirilmesinin ardından hapse atıldı…
Zafer meydanlarında başına defne yapraklarından taçlar takılan Napolyon,
bir anda bileklerine prangalar takılarak hapis köşelerinde unutulmaya terkedildi….
Bakalım 25 yaşındaki Napolyon, ileriki süreçlerde neler yaşayacak, ne tür maceralara yelken açacaktı…..
Napolyon Savaşları serisinin devam videoları arada gelmeye devam edecek.
Kaçırmamak için kanala abone olup bildirim çanına tıklayabilirsiniz.
Paris’in Popüler Adamı
Hapse giren Napolyon’un hürriyetinden mahrum kaldığı günler çok da uzun sürmedi.
Kısa bir süre sonra lehinde ifade verenlerin ve tanıdıklarının sayesinde özgürlüğüne kavuştu.
Genç general, zincirlerden kurutulmuştu ama bir birliğin başına verilmemişti.
Belli bir süre Paris’te işsiz, gözden düşmüş ve başıbozuk bir şekilde gezip durdu.
Etrafındakiler iyi mevkilere gelip mutlu bir şekilde hayatlarına devam ederken o sahte gülücükler saçarak kaderinin kendisini nereye sürükleyeceğini düşünüyordu.
Toulon kahramanının yıldızı giderek sönmekteydi…
Napolyon’u şevklendiren ve işleyen çarklar sistemine tekrardan dahil eden şey, iktidar değişikliği oldu.
Savaş devam ettiği ve devrim tam oturmadığı için bu tarz değişikliklere sık rastlanmaktaydı.
Yeni hükümet, İtalya tarafında bir cephe açmak isteyince buraları bilen becerikli bir generale ihtiyaç duyuldu.
Oluşturulacak cephedeki ordunun harekât planını yapmak için İhtiyaç duyulan pozisyona Fransız Harbiye’si tarafından Napolyon Bonapart getirildi.
Genç general hızlıca planını hazırlayıp üst yönetime sundu.
Bazı generaller ve o günkü Direktuvar üyeleri planı parlak ama başarılması imkânsız olarak gördü.
Planı hazırlamasına rağmen Napolyon’un aklında başka bir şey vardı.
O Avusturya ve Rusya’nın arasının çok açıldığının farkındaydı.
Bu ikiliyi sıktırmak için Osmanlı’yı kullanmak çok stratejik bir hamle olabilirdi.
Eğer kendisi Osmanlı ordusunda görev alır ve topçu ocağının gelişmesi için gerekli ıslahatları yaparsa adı geçen iki devleti de Fransa’nın çıkarları doğrultusunda zorlayabilirdi.
Osmanlılar zaten uzun süredir askeriyesini Avrupa’daki gelişmeler doğrultusunda modernleştirmek adına Fransa’da subaylar talep etmekteydi.
Pek ala Napolyon’a da iyi bir maaş ve iyi bir mevki ile kabul edebilirlerdi.
Bonapart’ın Türkiye’ye gitmek istemesinin diğer bir sebebi de hareket etme özgürlüğüydü.
Eğer Asya’ya İstanbul’a giderse üstlerinin onu denetlemesi ve dizginlemesi arada Osmanlı bürokrasisi de varken çok zor olurdu.
Planı kafasında olgunlaştıran general, kardeşi ve kuzenini de yanına alarak Osmanlı topraklarının gitmek için kolları sıvadı.
Fakat Fransız savaş nezareti buna izin vermedi.
Ona burada ihtiyaçları olduğunu söyleyerek gidişine mani oldular.
Hâlbuki rakipleri uzaklarda rahat bir şekilde güçlenebileceği korkusuyla onun yolunu kesmeye çalışmıştı.
İki hafta sonra Paris karıştı… 30 bine yakın kral yandaşı ayaklanarak rejimi değiştirme isteğiyle sokaklara döküldü. Paris’te o sırada 5.000 Guard National askeri vardı ve bu isyanı bastırmak için yetersizdi. Direktuvar rejimi darbeyle yıkılacak gibiydi.
Hükümet köşeye sıkışmıştı….
Guard National komutanı beceriksizlik yapınca görevden alındı ve yerine birisinin gelmesi isin hükümet ile meclis üyeleri geceleyin toplantı.
Sabahleyin ayaklanan halk harekete geçtiğinde dananın kuyruğu kopacaktı.
Derhal bir şeyler yapmak icap ediyordu….
O sırada Napolyon tanıdıklarının çok olması sayesinde rejim birliklerinin komiserliği için kendisini teklif ettirdi.
Napolyon, kimsenin kendisine karışmaması şartıyla korkudan titreyen milletvekillerinin önünde görevi kabul etti.
Genç tuğgeneralin şapkadan tavşan çıkarıp hükümeti kurtarması için bir iki saatlik zamanı vardı.
Başarılı olamaması halinde ise büyük ihtimal darbeciler tarafından idam edilecekti….
Yedi senedir Paris halkı ne zaman silahlı çatışmaya kalkışsa, karşısında daima derme çatma hasımlar bulurdu;
ihtilâl de zaten böylelikle zemin kazanmıştı. Hâlbuki Napolyon daha farlı bir adamdı. Derhal top bulunması için emir verdi. Süvari subayı Joachim Murat sayesinde 40 top buldu.
Murat’ın getirdiği toplar Paris sokaklarının kritik noktalara yerleştirildi ve beklemeye geçildi.
Belli ki general halka ateş açacaktı….
Silahlı halk sabahın beşine doğru saldırıya geçtiği sırada bir anda toplar patladı, kaldırımlar kandan kızardı, halk şaşkın bir şekilde sağa sola kaçıştı.
Beklenmeyen top ve tüfek atışlarının altında kalan kral destekçileri çil yavrusu çiği dağıldı.
İki saat sonra ise sokaklar bir anda tenhalaştı…
Napolyon, topları sayesinde isyancıları dağıtmayı başarmış ve 1795 Ekim’inde darbeyi engellemişti…
O artık Paris’in en popüler adamıydı… Direktuvar’ın en güçlü direktörlerinden Bargas,
kısa süre sonra Tümgeneralliğe terfi ettirilmiş olan genç generali İtalya Orduları komutanlığına atamaya karar verdi. Sahaya inme vaktinin geldiğine kanaat getiren Bonapart,
1796 başlarında Nice’de bulunan ordu karargâhına doğru doğru yol aldı.
Hayatı boyunca aksiyon peşinde koşan Napolyon’un barut kokusu ve at kişnemeleri eşliğindeki valsi başlıyordu…
Görünürdeki tabloda, Fransa’nın asıl amacı merkeze konumlandırdığı iki ordusuyla saldırıya geçip Prusya ve Avusturya ordularını dağıtmak ve galibiyeti kazanmaktı. İtalya ordusu ise ikincil saldırı ve oyalama gücünü teşkil ediyordu. Yani İtalya ordusuna genel plan içerisinde çok da mühim bir rol verilmemişti.
General, Nice’e geldiğinde emrine verilen ordunun bir enkaz olduğunu anladı.
Ordu küçük müfrezeler halinde bölgeye dağılmıştı ve birlikler arasındaki iletişim kopuktu.
Düşmanın sayısal üstünlüğü ve çetelerin baskınları askerleri yıldırmış, herkesin moralini düşürmüştü.
Askerler açlıktan kırılıyor, subayların aylardır maaşları ödenmiyor, atlar dahi 1 yıldır gerektiği gibi beslenemiyordu.
Erlerin bir kısmında tüfeği geçin ayakkabı dahi yoktu.
Koca ordunun sevkiyat için sadece 200 katırı ve süvariler için 4000 zayıf atı vardı.
Askerler için yarımşar tayinden 1 aylık erzak ve gereksinimler için 300 bin frank mevcuttu.
General tam anlamıyla bir enkaz devralmıştı…
Tümen komutanları başta çocuk olarak gördükleri Napolyon’la dalga geçme eğilimi gösterseler de sonraki süreçte onun kararlılığını görünce tutum değiştirdiler.
Kararlı ve dinamik olan Napolyon,15 Nisan’a kadar her şeyin hazır olmasını emretti.
9 Nisan’da karargâhlarını Nice’den daha ileriye taşıyan devrim ordusu hedefini belirledi.
Alpleri geçip araları zaten bozuk olan Sardinya ve Avusturya ordusunu birbirinden ayıracaklar, sonra bir taraftan Avusturya ordusunu tutarken asıl kuvvetlerle Sardinyayı hemen aradan çıkartıp Kuzey italya’nın verimli topraklarına ineceklerdi.
Böylece ordunun tüm ikmal problemini çözecekler ve akabinde doğuya gideceklerdi…
Avusturyalıların sahildeki erken saldırısı üzerine şartlar değişince Bonapart, vakit kaybetmeksizin 11 Nisan’da saldırı emrini verdi.
Düşmanın iki ordusunun arasına girmek için kör noktayı önceden tespit eden Fransızlar, tüm birimleri ile verilen görevleri yapmaya başladı.
Tümenlerden birisi Argenteau ve 6 bin adamını geri atmak için saldırdı.
Montenotte adı verilen savaşta Napolyon ve ordusu ilk zaferini alıp Avusturya birliğini bulunduğu yerden geri atarak istenilen boşluğu yarattı.
Gelin görün ki Fransız birlikleri 24 saat boyunca rakip direncini kırıp ileri gidemedi..
Ertesi gün işler daha iyi gitti, Dego ve Coseria düştü.
Alp Dağlarındaki geçitler Fransız ordusuna böylece tamamen açılmış oldu.
Napolyon ana orduyla batıya giderken Dego’da bulunan Messena’nın gaflete düşüp baskına uğradığını öğrendi.
Sağında böyle bir tehlike varken ilerlemek istemeyen general, beklemeye geçti ve bölgeye takviye yolladı.
Böylece bir gün daha kaybetmişti.
Sonraki günlerde de ordu disiplinsizlik yüzünden ilerleyemeyince komutan, saldırılara iki gün ara verip tümenlere toparlanmaları için fırsat tanıdı. Ana iletişim hattını da Savona’dan Ormea’ya çekti.
Böylece Dego’nun stratejik önemi ortadan kalktı ve buradaki kuvvetleri ana saldırı için batıya çekti. 21 Nisan’da Mondovi’ye çekilen Sardinyalılara saldıran Devrim ordusu, burada en kritik zaferlerinden birisini kazandı.
Sardinyalılar yenilgi sonrası geri çekilirken Fransızlar ise ovaya indi.
Artık, yönetim kademesini en çok düşündüren açlık meselesi rafa kalkmıştı.
Askerler Piyemonte’un zengin ovalarında yağmalar yaparak moral ve erzak depolamaya koyuldular.
Mondovi yenilgisinden sonra müttefiklerinden ayrı düşmüş olan Sardinya’nın savunma direnci kırıldı ve 23’ünde barış istedi.
O sırada Fransızlar da ovaya yayılmaya devam edip konumlarını sağlamlaştırdılar.
28’inde Sardinya ile yapılan anlaşma sonucunda artık karşıda tek bir düşman ordusu kalmıştı.
Napolyon ilk etabı başarı ile bitirip ikinci evre için hız kesmeden seferine devam etti…
Küçük Onbaşı
Napolyon ordusunun yeni bir saldırı için organize ederken Avusturyalılar Po Nehri’nin ardına geçip savunma hattı kurdu.
Vuku bulan vaziyete göre Fransız general yeni planını devreye soktu.
Nehri geçmek için iki ana yol vardı.
Bunlardan Valenca düşmanın odaklandığı asıl nokta olduğundan Napolyon buraya sahte bir saldırı yapacak, hızlı olan birliklerini de süratle Piacenza üzerine yollayarak rakibi solundan saracaktı.
6-7 Mayıs günü derhal harekâtı başlattı. Çok hızlı bir şekilde Piacenza’dan geçiş yapılacağı sırada, düşman hamleyi fark etti. Avusturyalılar geçişi yavaşlatmak için kendi solunu sağlamlaştırırken ana hatlarını da çevrilmemek için hızla geri çekti.
7-9 Mayıs’ta gerçekleşen Fombio Muharebesi bu bölümdeki en mühim çarpışmayı teşkil etti.
Fransızlar zafer kazanarak nehri aşmayı başardıysa da rakip Adda Nehri’ne rahat çekildiği için Napolyon zaferden çok da memnun değildi.
Milan ve etrafı alınmıştı ama havzanın tamamında rahat edilebilmesi için düşman imha edilmeliydi…. Avusturyalıları takip için koşturan Napolyon, birlikleri ile 10 Mayıs’ta Lodi’ye vardı. Buraya gelindiğinde Fransızlar rakibe yetişemeyeceklerini anladılar, çünkü 10.000 Avusturyalı Lodi köprüsünü tutmak için bırakılmıştı.
Bu engeli aşmak hayli zor olacaktı… Sabah saatlerinde Devrim ordusunun öncüleri güneyden Lodi’ye sokuldu. Kasaba içerisindeki direniş kısa sürede kırıldı ve köprünün batısı temizlendi.
Öncüler sayı bakımından az olduğu için saldırmak yerine öğleden sonraya dek diğer birlikleri beklediler. Öğleden sonra, Fransız birliklerdeki topçular gelip nehrin karşısına ateş etmek üzere konumlandırılınca şiddetli bir savaş başladı. Fransız topçuları amansızca ateş ediyordu.
O kadar ki bir ara Banapart bir onbaşı gibi toplardan birinin başına geçip bizzat asker gibi savaştı.
Napolyon ve adamları aralıksız ateş ediyordu çünkü kısa süreli bir boşluk dahi rakibin 180 metrelik ahşap köprüyü imha etmesi fırsatını doğurabilirdi…
2000 kişilik süvari kolu, komut üzerine derhal kuzeye hareketlendi.
Bu birlik nehri kuzeyden atlarla geçecek ve Avusturyalıları kanatlardan vuracaktı.
Süvariler nehri geçiş için müsait yer ararken saat akşam 6’ya doğru köprü üzerinden saldırıya geçilmesi için bir piyade kolu teşkil edildi.
Gündüz saatlerinde topların başında koşturup duran general, bu sefer de saldırı için hazırlanan birlikle beraber hareket etmek için en öne geçti.
27 yaşındaki bu genç adeta çıldırmıştı. Bir general olarak ölüme gideceği çok belli olan bir birliğin başında en önde gitmeyi düşünüyor ve bunu askerlerine moral olsun diye değil kendi savaş arzusundan dolayı yapıyordu. Liderlerinin bu akla sığmaz cesareti karşısında diğer önemli subaylar da bizzat saldırı birliğinin içinde yer almak için koşturdu.
Askerler ise tezahüratlar arasında subayların isimlerini haykırıyor coştukça coşuyorlardı…
Avusturyalılar ise ellerindeki 14 topu ikiye bölüp köprüye ve karşı sahile yönlendirmişlerdi.
İki bölüm halinde düzene girmiş piyade hatları ise topların arkasında, biraz daha gerideydi.
Düşman toplarının menziline girmemek adına kendi toplarından uzaklaşmışlardı.
Avusturya top ateşinin seyrekleştiği esnada Fransızlar kasabadan hızlıca çıkıp taarruza geçtiler.
Köprünün tam ortasına vardıkları zaman Avusturyalılar salvo atışlarıyla tozu dumana kattı.
Pek çok kayıp veren köprü üstündeki birlikler, üzerlerine yağan toplardan korkup duraksadılar.
O anda arkadan koşturup gelen destek kuvvetler durumun toparlanmasını sağladı ve Fransızlar köprünün öte ucuna ulaşıp tutunma noktaları oluşturdular.
Irmağın batı sahilinden teknelere binen askerler de benzer zamanlarda karşı sahile çıkıp tüfeklerini kullanmaya başladı.
Geceleyin kuzeye gidip nehri geçme görevi alan Süvari kıtası da aynı zamanlarda Avusturyalıların sağ kanadına yaklaştı.
Geri çekilmeden dolayı bitkin ve aç olan Avusturyalıların top ateşleriyle zaten moralleri bozulmuştu.
Üstüne köprüden saldıran ve sahilden çıkarma yapan düşman, dirençlerini iyice düşürdü.
Tabii bir de sağ kanatlarından gelen süvariler tarafından biçilme korkusu artık savunma yapabilmelerine imkân vermiyordu.
Askerlerinin imha edilmesine göz yummak istemeyen Karl Sebottendorf, geride oyalama birliklerini bırakarak hızlıca çekildi.
Lodi Zaferi ile Napolyon’un özgüveni ve askerlerinin ona olan hayranlığı bir anda arttı.
Genç ve dinamik komutanlarının kendileriyle beraber en önde koşması askerlere ilham veriyordu.
Sadece askerlerin değil subayların da gözünde Napolyon giderek büyümekteydi…
Kazanılan zaferler Paris’i mutlu etmekle beraber rakipleri onun İtalya’da çok serbest olmasını ve kafasına göre hamleler yapmasını hazmedememiş olsa gerek hemen kuyusunu kamaya başladılar.
Genç Komutan sadece savaş alanında değil siyaset alanında da mücadele vermek zorundaydı.
Ama tabi sahada galip geldiği sürece siyaset ruletinde işleri de istediği gibi gitmekteydi…
Fransa ordusu Milan’a gelip tekrar ikmal yaptığı sırada Avusturya Generali Beaulieu, bu sefer Mincho Nehrini kendisini siper etmiş beklemekteydi.
Napolyon ve ordusu da 21 Mayıs’a düşmanıyla tekrar karşılaşmak için yola çıktı.
Yoldayken art bölgelerde isyan çıktığı haberini alınca derhal az sayıda adamla geri dönüp isyan eden tüm yerleşkeleri ağır şekilde cezalandırdı.
Onun savaş esnasında müsamahaya yeri yoktu…
28’inde ordusuna katılan General, taarruz emrini verdi.
Avusturya askerleri tüm geçitleri tutabilmek için küçük müfrezelere ayrılmışlardı ve uyguladıkları savaş taktikleri eskiydi.
Daha ileri teknikler kullanan ve en önemlisi de çok daha hızlı olan Fransızlar için nehri geçmek kolay oldu.
Her ne kadar Napolyon bir ara esir düşme tehlikesi yaşasa da durum istenildiği gibiydi.
Nehri geçen ordular ayrılıp farklı istikametlere doğru rakibi koşturdu.
Augereau Peschiera’ya, Sérurier Castel Nuovo’ya ve oradan Mantua’ya doğru ilerledi, Massena Verona’yı ele geçirdi.
Avusturya generali ise kuzeye doğru kaçmaktan başka bir çare düşünemedi….
Bu başarıyla İtalya Seferinin ikinci aşaması tamamlandı.
Mantua haricinde Lombard Ovası’nın tamamı Fransız kontrolü altındaydı, ancak zafer daha kesinleşememişti.
Çünkü Avusturya ordusu henüz gerçek manada büyük bir savaşa zorlanmamıştı.
Hem Avusturyalıların kaybedilen yerleri almak için bir hamle yapacağı kesindi.
Kuzeydeki Fransız ordularında işler iyi gitmediği için Almanların buraya takviye yollayabilme imkânlarının olduğu konuşuluyordu.
Üstüne Fransızların iletişim hatları uzadığı için problemler yaşanmaktaydı.
Art bölgelerdeki isyanlar desen her geçen gün artıyordu.
Kuşatılmış Mantua’yı da bir şekilde düşürmek lazımdı.
Görüldüğü üzere işler iyice çetrefilli bir hal alıyordu…
Şimdiye kadar başarıyla ilerleyen Bonapart, oturup yeni bir plan yapmalıydı.
Yoksa zorda kalacak, kazandıklarını kısa sürede kaybedecekti…..
General Bonaparte’nin saldırı kapasitesindeki nitelikleri yeterince kanıtlanmıştı;
şimdi, üstün düşman kuvvetlerine karşı stratejik bir savunmayı sürdürme yeteneği ciddi şekilde sınanacaktı….
Vikingler, Ortaçağ’da Avrupa’nın özellikle deniz kenarındaki yerleşimlerini istila eden ve yağmalanan İskandinav kökenli kuzey topluluklarıdır.
Viking kelimesinin anlamı nedir?
Kelimenin kökeni ve anlamı konusunda pek çok farklı fikir vardır.
“Körfezde saklanan korsan”, ”kamp kuran”, ”korsanlık” ya da “korsanlık yapma” gibi bir anlam taşıdığını iddia edenler dışında bu ismin Norveç’te bir bölgeden geldiğini iddia edenler de vardır.
Bu topluluklar farklı milletlerce “Dan, Norse, Kuzeyli, Nordmanni, Ascomanni, El-Madju, Rhos, Varangoi, Gaill, Lochlannach” şeklinde de ifade edilmiştir.
Vikinglerin ana yurdu neresidir?
Vikinglerin ana vatanları İskandinavya’dır. Norveç, İsveç ve Danimarkalı olan bu topluluklar, genelde kendi içlerinde farklı gruplara ayrılsalar da Avrupalılar hepsine genel olarak “Viking” demektedir.
Vikingler tarih sahnesine ne zaman çıkmıştır?
Yüzyıllardır İskandinavya’da yaşayan Vikinglerin Avrupalıların geri kalanıyla tanışması 789 yılına dayandırılır. Bir Anglosakson Kroniğine göre kuzeyden gelen üç gemi içerisindeki savaşçılar, Kral Beorhtric’in kâhyasını öldürmüştür. Bu onlar hakkında kayda düşen ilk bilgidir.
Viking İstilası nasıl ve ne zaman başlamıştır?
yüzyılda başlayan Kuzeyli istilaların bilinen ilki 793 yılında Britanya’nın Lindisfarne adasındaki manastıra yapılmıştır. Kuzeyli akınlarının sebebi, 7 ve 8. Yüzyıllarda İskandinavya’daki nüfus patlaması, gelişen batı Avrupa deniz ticaretinin korsanlık vasıtasıyla yeni bir ekonomik faaliyete kapı açması ve en önemlisi de Vikinglerin gemi yapımındaki gelişmişlik seviyesidir. Viking istilasının temeli olan bu araçlar, Kuzeylilerin evlerinden çok uzaklara gidip yağma yapmasına ve bu bölgeleri kolonileştirmesine olanak verdi.
Viking Çağı hangi zaman dilimlerini kapsar?
8 ve 11. yüzyıllar arasını kapsar.
Saga nedir?
Viking destanlarına saga denir. Kuzeyliler hakkında pek çok detaya bu eserler kaynaklık etmektedir.
Viking İstilası nereye kadar uzanmıştır?
Haritada görüldüğü üzere Vikingler gemilerinin ulaşabildiği her yere ulaşıp yağmalar yapmış ya da buradaki topluluklarla ticari ilişkiler kurmuşlardır.
Vikingler sadece yağma yapan barbar bir kavim midir?
Vikinglerin çoğu esasen çiftçi, balıkçı, tüccar, zanaatkâr, nalbant veya marangozdu. Öte yandan birçokları uygun vakitlerde denizaşırı akınlara da çıkıp iki şekilde de var olabilecek bir hayat yaşamayı başarmıştır.
Vikingler ne yer ne içer?
Sabah ve akşam olmak üzere iki öğün yemek yerlerdi. Sabahları ekmek, yulaf lapası, yulaf kurabiyesi, süt, söğüş ve meyve yerlerdi. Asıl öğün akşam yemeği sayılırdı. Herkes günlük işlerini bitirip eve toplandığında yenen yemek sabahkine göre daha zengin olurdu. Varlıklı bir çiftçinin akşam yemeğinde sosis, yumakta, balık, süt, et, soğan, mantar, peynir, elma, fındık, çilek, böğürtlen ve bal bulunurdu. Domuz, sığır, koyun, geyik eti ve kümes hayvanlarının eti haşlanarak ya da kızartılarak yenirdi. Yiyecekler; yabani pırasa, sarımsak, yaban turpu ve benzeri otlarla çeşnilendirilirdi. Tuzlarını ise deniz suyunu buharlaştırıp elde ederlerdi. Sütü sığır ya da koyun etinin yanında içerlerdi. Favori içecekleri arpadan ve şerbetçiotundan mayalanan biraydı. Birayı ahşap kupalarda ya da dekoratif içki boynuzlarında servis ederlerdi. Soyluların aynı içeceği gümüş ya da cam kaplardan tükettiği de olurdu.
Vikingler neye inanırdı?
Vikingler eski İskandinav tanrılarına inanan pagan bir topluluktu. Genelde tanrılarına antik bölgelerde; kutsal koru ve adalarda ibadet ederlerdi. Düzenli olarak ürün, hayvan ve hatta insan kurban ederlerdi. Onlar, yaşadıkları dünyaya Midgard diyor ve burada tanrıların koruması altında yaşadıklarına inanıyorlardı. Tanrıların kalesi Asgard’da yaşadığına inanılan bu mitolojik ilah topluluğuna Aesir denilmekteydi ve aralarındaki en önemlisi “Her şeyin Babası” Odin’di.
Vikingler nasıl evlerde yaşar?
Ortalama 50 metreye 5 metre şeklinde tasarlanmış dikdörtgen şeklindeki uzun ahşap evlerde kaşıyorlardı. Bu yapıların boyutları değişmekle beraber çatıları çimle kaplı olurdu. Evlerde özel olarak bölünmüş odalar bulunmazdı. Aynı zamanda ısı kaybı olmaması adına genelde evlerde pencere de yoktu. Barınakların temel ışık ve ısı kaynağı evin ortasına kurulu olan ocaklardı.
Vikinglerde kadının toplumdaki yeri nedir?
Kadın, neredeyse erkekle aynı statüdeydi. Evlenme, boşanma, mal edinme, miras bırakma gibi haklara sahipti. Kocaları deniz akınlarına çıktığında ev yönetimi ve evin korunması kendilerine kalan kadınlar, şiddet kullanmaktan da çekinmezdi. Uğraşları arasında kıyafet yapımı, iplikçilik, içecek mayalama ve yiyecek hazırlama olan kadınların nadir de olsa ticaret akınlarına katıldığı ve savaşarak özgür askerlere önderlik ettiği bilinmektedir.
Vikingler aralarında anlaşamayınca ne yapar?
Kendi aralarındaki sorunları ve yerel meseleleri “Thing” denilen kamusal toplanma yerlerinde çözerlerdi. Yerel açık hava meclisleri olan thingler, yılda en az iki kere toplanırdı. Her özgür çiftçinin bu meclise katılma hakkı vardı. Kadınlar thinge katılabilirlerdi ama oy kullanmazlardı.
Viking toplumunda nasıl bir hiyerarşi vardır?
Hiyerarşik piramidin en tepesinde krallar, onun altında aristokrat sınıfı oluşturan Jarl olarak bilinen geniş toprak sahibi kişiler, onun altında en geniş kitleyi oluşturan Bondiler ve en altta da hayvanla eşdeğer sayılan köleler vardı.
Jarl nedir?
Küçük fakat güçlü bir aristokrasi oluşturan Jarllar, büyük topraklara ve gelire sahip yerel beylerdi. Bu beylerin topraklarında yaşayanlar, onu hem manevi hem de askeri liderleri olarak seçiyorlardı. Jarl’ın görevi topraklarında yaşayan çiftçileri korumaktı. Karşılığında da kendi sorunlarında bu çiftçilerden ekonomik ve askeri destek alıyordu. Viking yelkenlilerinin yapımı için gereken finansmanı da yine bu egemen sınıf sağlıyordu.
Bondi nedir?
Viking toplumunun bel kemiğini oluşturan özgür toprak sahibi halka Bondi denirdi. Bunlar özgürce yaşar, tarım ve ticaretle uğraşır, inandıkları kralları ve Jarlları için savaşır, “thing”e katılabilir, bir lider etrafında toplanıp deniz yağmalarına çıkabilirlerdi. Bondiler özellikle gururlarına çok düşkünlerdi ve bu yüzden en ufak aşılayıcı harekette bile klanlar arasında kan davası başlayabiliyordu.
Viking akınlarının lideri kimlerdir?
Vikingler Avrupa kıyılarında ilk akınları düzenlediklerinde bu akınları Hersir denilen orta rütbeli savaşçılar organize etmekteydi. Bir “Hersir” tipik bir bağımsız toprak sahibi ya da yerel kabile önderiydi.
Vikingler bir yeri istila ettiğinde ilk olarak nereye saldırı ve nereyi yağmalar?
Vikingler gemilerini saldıracakları yerin sahiline demirlediklerinde ilk hedefleri hiç şaşmaz manastırlar olur. Çünkü en değerli malların buralarda olduğunu bilirlerdi.
Viking toplumu saldırgan mıdır?
Merkezi otoritenin bulunmayışı, onları şiddetten men edecek bir dini sistemin olmayışı; bireylerin, kabilelerin ve klanların şiddeti kurumsallaştırmasına yol açmıştır. Şiddet kuzeylilerin günlük yaşantısının bir parçasıydı ve Vikingler istila girişimlerinde dizginlenmemiş şiddete başvururdu. Bu da istilaya uğrayan toplumlar için korkunç sonuçlar doğururdu.
Vikingler savaşırken hangi silahları kullanırdı?
Uzun, düz, çift taraflı kılıçlar; maliyeti düşük olduğu için sıkça tercih edilen mızraklar, İskandinav tarzı süslü baltalar Vikinglerin başlıca silahlarındandır. Bu savaşçılar, örnekleri günümüze pek ulaşmasa da örme zincir zırh kullanırlardı. Kafalarına da çizgi filmlerde ya da eski filmlerdeki gibi boynuzlu miğferler değil, zaman zaman sabit vizörleri olan görünürdeki gibi miğferleri kullanırlardı. Kalkanlarının boyutları tam olarak tespit edilememekle beraber çoğunlukla oval kalkanlar kullanmaktadırlar.
Vikingler nasıl gemiler kullanmıştır?
Viking Çağı denilince akla gelen en önemli simge Viking yelkenli gemisidir. Kuzeylilerin bu büyük başarısındaki önemli pay, bu yüzen ejderlerindir. Denizi vatan olarak gören İskandinavyalıların yüzyıllardır denizle iç içe olması ve aralarındaki rekabet onların gemi yapımında gelişmesine yol açtı. Mühendislik olarak çağındaki Akdeniz gemlerinin çok üstüne çıkan bu sağlam, hafif ve hızlı gemilerin pek çok özelliği, onların her türlü suda yüzdürülmesini sağladı. Bu gemilerin kulanım amaçlarına ve kürek sayılarına göre sınıflandırılmış; Sexareingr, karvi, snekkja, skei, drekar gibi pek çok türleri bulunmaktadır. En fazla 70-80 savaşçı alabilen bu emsalsiz gemilere özel ismler de verilirdi. Kürekli At, Sörf Ejderhası, Haliç Geyiği, Okyanus Aşan, Büyük Yılan bunlara birer örnektir.
Vikingler nasıl savaşır?
Kuzeyliler aralarındaki sık çekişmelerden ve avlanma geleneklerinden dolayı sürekli savaşa hazırdırlar. Deniz savaşlarında deneyimli olan kuzeylilerin ana deniz savaşı taktiği gemilerini rakibin üzerine sürerek bordalama yapmaktı. Önce uzan mesafeden ok yağdırırlar, yaklaşınca bu yağmur mızrak ve taşlarla sürdürülürdü. İyice yakına sorulunca savaşçılar, kalkanları başlarının hizasına getirip bir set oluştururlardı. Gemiyle temas kurulunca da rakibin üstüne atlarlardı. Büyük deniz savaşlarında ise gemileri yan yana ya da kama biçiminde pruvalarından birleştirirler ve su yüzeyinde bir platform oluşturup deniz üzerinde karadaki gibi savaşma imkânı bulurlardı. Kara muharebelerinde Vikinglerin favori dizilimi skjaldborg yani kalkan duvarıydı. Bu diziim, birçok hattın ön safları oluşturan daha iyi donanımlı adamlarla beraber derinlemesine oluşturduğu derinlemesine bir falankstı. Bunun yanında Vikingler, Romalılardan öğrendikleri domuz dizilimini de kullanırlardı.
Berserker nedir?
Odin’e atfedilen olağanüstü güçlere sahip olduğuna, ayı kadar güçlü olduğuna, demirin ve ateşin ona işlemediğine, düşmanını tek hamlede alt ettiğine inanılan Viking savaşçılarına verilen isimdir. Bu savaşçıların kurt postu giyerek çılgına dönmüş bir şekilde savaştığı ve hatta kalkanlarını ısıracak derecede kontrolden çıktıklarına inanılır. Hatta İngilizce’de aşırı derecede öfkelenmek, çılgına dönmek durumunu karşılayan “berserke dönmek” şeklinde bir deyim vardır.
Valhala nedir/neresidir?
İskandinavlar, öldürülen cesur savaşçıların Odin’in onları beklediği “Öldürülenlerin Salonu”nda yani Valhala’da tekrar dirileceklerine inanırlar. Sonrasında buraya girmeyi hak edenler kıyamette yani Ragnarok’ta Odin’le omzu omuz savaşma şerefine ulaşacaklardır. Buna inanan Viking savaşçıları Odin’in ordusuna katılabilmek adına ölümden ve savaştan çekinmezler, meydanlarda korkusuzca savaşırlardı.
Vikingler savaşlarda ne tür sancak ve bayrak kullanırdı?
Rakiplerini korkutmak amaçlı sancaklar taşıyan Vikinglerin kuşkusuz en sık kullandıkları sembol “kuzgun”du. Bir kuzgun kanat çırparsa Vikinglerin zafer kazanacağına inanılırdı.
Vikingler kent ve kasabalarını nasıl savunurdu?
Vikingler şehir ve kasabalarını Trelleborg tarzı denilen ahşap ve yüzük biçimindeki tahkimat sistemleri ile korurlardı.
Amerika’yı ilk keşfeden aslında Vikingler mi?
Evet, Kristof Kolomb’dan yüzyıllar önce Vikingler yeni kıtayı keşfetmişti. 870’li yıllardan itibaren İzlanda’ya yerleşen Kuzeyliler, Kızıl Erik vasıtasıyla 980’li yıllarda tesadüfen Grönland’ı keşfedip burada iki koloni kurmuştur. Ardından Erik’in oğlu Leif Erikson, 1000’li yılların başında bugünkü Kanada sahillerine ulaştı. Koloni kurmaya çalıştığı yere de “Vinland” adını verdi. Ama Vikinglerin bu yarı efsanevi keşfinden bir avuç Vikingli hariç insanlığın geri kalanı haberdar olmadı.
Ayasofya’daki Viking yazısının sırrı nedir?
Ayasofya’nınüst katındaki balkonun mermer parapetinde runik harflerle “Halvdan buradaydı” şeklinde kazınmış bir yazı vardır. Bu yazıyı Viking çağında İstanbul’a paralı asker olarak gelmiş bir savaşçının kazıdığı düşünülmektedir.
History Channel’ın Viking dizisindeki karakterler ne kadar gerçek?
Dizinin ana karakteri Ragnar Viking sagalarında geçen yarı efsanevi yarı gerçek bir karakterdir. Oğulları Bjorn, İvar, Sigurd, Ubbe gibi karakterler de eski Viking yöneticileridir. Kimilerine göre Ragnar’la kan bağları olmasa da kendilerini Ragnar’la bağlantılı göstermişlerdir.
Viking Çağı nasıl kapandı?
11.yüzyılda İskandinavya’daki kralların güçlenip merkezi otoritelerini arttırmaları ve Hristiyanlığın bu bölgede yayılması ile Viking Çağı kapandı.