akadlar

Birçoklarına göre tarih, yazı ile başlar…. Yazıyı bulanlar ise Mezopotamya’nın kadim uygarlığı olan Sümerlerdir…

Dünya’nın bilinen en eski uygarlıklarından olan Sümerler, Mezopotamya’nın güneyinde tarımla uğraşmakta ve etrafı surlarla çevrili şehirlerde hayatlarını idame ettirmekteydiler.

Merkezi devlet kavramı olmadığı için şehir devletleri düzeyinde yapılanmış olan bu topluluğun belli başlı yerleşim yerleri Kiş, Nippur, Zabalam, Umma, Lagaş, Eridu, Uruk ve Ur’dur.

Bölgeye hayat veren Fırat ve Dicle nehirleri arasında giderek gelişen Sümerler,

bölgede yaşayan birçok farklı kavimden daha öne çıkmış ve sonraki medeni oluşumların temelini atmıştır.

Bugünkü Irak’ın güneyinde Sümer uygarlığı varlık gösterirken Sami kökenli olduğu düşünülen Akadlar, artan nüfuslarının ve aralarında yaşadıkların problemlerin etkisiyle ana yaşam alanları olan Arabistan Yarımadasından ayrıldılar.

İlk büyük Sami göçü dediğimiz bu olayla MÖ. 3000-2850 yılları arasında Fırat nehrinin batısındaki çöl bölgesine gelip Sümer toplumu ile komşu oldular.

Sümer şehir devletleri o dönemlerde kendi aralarındaki hâkimiyet mücadeleleri sebebiyle yıpranmışlardı.

Dış müdahalelere açık duruma gelen şehirler birbirleriyle savaşırken güçlerini haddinden fazla harcadılar.

Oluşan bu boşluktan yeni komşuları Akadlar nasiplendi.

Akadlar başlarda Sümerlerin bağ ve bahçelerinde çalıştılar ve krallara asker olarak hizmet ettiler.

Fırat kıyılarından Mezopamya’ya bu şekilde giriş yapmaya başlayan Akadlı göçmenler, yabancı ve nüfus bakımında az oldukları için başta yeni geldikleri bu topraklarda siyasi bir varlık gösteremediler.

Zamanla, Sami kökenli göçmenler sayıca arttılar ve bölgede kayda değer bir nüfuz oluşturdular.

Aynı zamanda artan nüfusla beraber bu iki toplum arasında kültür alışverişi de üst düzeye çıktı ve kaynaşan kültürlerin yansıması; sanat, mimari ve günlük hayat gibi alanlarda kendini gösterdi.

Dışarından gelen bu yabancı insanların sayılarının artmasıyla Güney Mezopotamya’nın kuzey kısımlarında Sami dilini konuşan Akadlar çoğunluk haline geldi.

Akadlar böylece Sümerlerin kuzeyinde yaşayan bir toplum kimliğini kazandılar.

Buraya yerleşmekle beraber göçlerini devam ettiren topluluk, Mezopotamya’nın kuzey kısımlarına da yayıldı…

Karışıklığın ve savaşın hüküm sürdüğü Er Sülaleleri Devri’nin sonuna doğru

Sümer kent kültürünü benimsemiş olan Akadlar artık bulundukları şehirlerin krallıkları dahi olmaya başladı.

Bölge kuzeyinde Akadlar varlıklarını sağlamlaştırırken güneyde ise MÖ. 2358–2334 yılları arasında Umma kralı Lugalzagesi adından söz ettiriyordu.

Umma Kralı, Uruk kralı Urukagina’yı tahtından indirip Mezopotamya’da Uruk dâhil pek çok Sümer kentinin yönetimini ele geçirdi. Uruk’u da kendisine başkent yaptı.

Güçlü yayılması sayesinde ilk kez merkezi krallık kavramını insanlık tarihine sokan Lugalzagesi, tarihin unutulmayacak isimleri arasına böylece girdi.

Sümer toplumunu birleştiren kral, kuzey komşuları üzerinde de yoğun baskı kurdu

ve pek çoğuna boyun eğdirdi. Onun baskısı altında olan Akad şehit devletlerinden birisi de Kiş’ti. Akadların egemenliklerini ilk kurduğu bu kenti Ur-Zababa yönetmekteydi.

Lugalzagesi’nin kendisine er ya da geç saldıracağını bilen kral, bu musibeti def etmek için askerlerinin başına Sargon’u getirdi.

Sargon’un gerçek adı bilinmemekle beraber doğumu hakkında pek çok efsane de mevcuttur.

Yetim olan Sargon; küçük yaşlarda kralın sarayına girip şarabdarlığını yapmış, sonrasında ise komutanlığa kadar yükselmişti.

Büyük Sümer Kralı, Kiş’i almaya geldiğinde Sami ordusunun başında işte bu komutan vardı…

Zeki ve becerikli bir asker olan Sargon yapılan savaşta rakibini çok büyük bir yenilgiye uğrattı.

Bu şok edici zaferden sonra savunmada kalmak yerine ilerlemeyi dercin eden Sargon, ardındaki orduyla tüm Sümer şehir devletlerine tek tek boyun eğdirdi.

Basra körfezine dek ayak basılmadık yer bırakmadı.

Antik tabletlere göre o ve askerleri kılıçlarını Basra’nın suyunda yıkamışlardı.

Güney Sümer ülkesini tamamen ele geçiren Sargon, efendisine olan bağlılığını bozup aldığı topraklarda krallığını ilan etti.

Böylece MÖ. 2334 yılında Akad Krallığı kurulmuş oldu.

Savaş sonrası yıkılan şehirleri tekrardan ayağa kaldıran Sargon, kısa süre sonra Kiş’i ve diğer Sami şehirlerini de ele geçirdi.

Agade(Akkad) şehrini inşa ettirip kendisine başkent olarak seçti.

Böylelikle o, kuzeyin Samileri ile güneyin Sümerlerini tek bir idare altında birleştirdi.

Sümer uygarlığının fikri altyapısından aldığı ilhamla merkeze bağlı kuvvetli bir devlet kurmak isten Sargon, hâkimiyeti altındaki yerleri yerel hanedanlara değil kendisine bağlı valilere verdi.

Ayrıca sürekli yanında olan ve onun asıl gücünü teşkil eden 5.400 kişilik prototip bir düzenli askeri birlik oluşturdu.

Günlük dilde Akadca kullanmanın yanında Sümer dilinin de pek çok alanda varlığını sürdürmesini sağladı.

Kral, mabetler yapıp tanrıları hoşnut etmek için binlerce kurban sunmayı da ihmal etmedi.

O çağlarda devlet lideri aynı zamanda halkın dini lideri de sayıldığı için bu tarz konular çok önemliydi.

Şarru-kenu yani Sargon adını tahta geçtikten sonra aldığını bildiğimiz yeni kral, sadece yüksek kültür alanının siyasal anlamda birleştirmekle yetinmedi. Daha da genişleme arzusundaydı.

Önce ekonomik ilişkilerin sağlam olduğu Elam diyarına yürüdü.

Elam’ın güçlü kentleri Awan ve Warasha’yı yenip onlarla saldırmazlık anlaşması yaptı. Susa’yı ise direk eyaleti yaptı. Buradan elde edilen kıymetli taş ve maden artık Akad diyarına akacaktı.

Aynı zamanda İndus ırmağı civarından gelen kervanların ekonomik karı da artık Akadlarındı.

Doğunun ardından batıya da ilerleyen kral, Fırat ve Dicle’nin önemini bildiğinden

bu nehirlerin yukarı kısımlarındaki şehir ve ticaret noktalarını alarak Kuzey Suriye’ye girdi.

Buradaki kavimlere boyun eğdirip Amanoslara ve Toros Dağları’na kadar vardı.

Toroslardaki gümüş ile Amanoslardaki sedir ağaçları Akad’ın zenginliğini birkaç kat daha arttırdı.

Uzun bir saltanat süren Sargon, Akdeniz’e dayanmanın yanında rivayetlere göre Girit ve Kıbrıs’a dahi gitmişti.

Bu rivayetlerin doğruluğu bilinmese de ufak bir donanması olduğu bilinen Kral,

Basra körfezinin kıyılara yakın olan adalarını deniz seferleri ile aldı.

Ticaretin kilit rolünü kavrayıp Anadolu’ya Akadlı tüccarları yolladı. Sargon, fetihleri ve yaptıklarıyla bir çığır açtı. Kendisinden önce hiç kimse böyle büyük bir işe kalkışmamış,

bu denli geniş topraklara ve farklı milletlere hükmetmemişti. O, tarihin ilk imparatoruydu….

Akkad orduları merkezden çok uzak bölgelere sefer yapabilmişti

ama o çağlarda buraları uzun süre kontrol altında tutabilmek imkânsızdı.

34’dan fazla savaşa katıldığı söylenen “Savaşın Kralı” Sargon’un yaşlanması da eklenince sorunların başlaması kaçınılmaz oldu.

Kendisini eleştirenler artmış, isyan alevi tüm imparatorluğu sarmıştı.

Üzerine kıtlık da eklenince iş çığırından çıktı ve düzen bozuldu.

Tam o sıralarda 56 yıl hüküm sürmüş olan Sargon, bir suikast sonucu öldürüldü.

Arkasında ise büyük ama yönetilmesi çok zor olan bir imparatorluk bıraktı…

MÖ 2284’te tahta Sargon’un büyük oğlu Rimuş geçti.

O sırada devlet çok zor bir durumdaydı.

Her yerde isyan çıkmıştı. Valiler, yerel beyler, halk farklı sebeplerle isyan etmişti.

Kimse Akad yönetimini istemiyor, herkes eski düzelene dönmek istiyordu.

İsyanların artık baş edilemez olması üzerine, kardeşi Maniştuşu’yu doğu ve kuzeydeki isyanları bastırmakla görevlendirdi. Kendisi ise batı ve güneyle ilgilendi.

O, zorlanmasına rağmen babasının mirasını parçalanmaktan kurtardı.

Rimuş krallığının 8.yılında kardeşinin içinde bulunduğu bir suikastla öldürüldü.

Yerineyse onu öldürten küçük kardeşi Maniştuşu geçti.

Eski çağ devletlerinde her taht değişimi beraberinde büyük isyanlar getirirdi.

Bu yazısız kural, Maniştuşu başa geçerken de değişmedi.

Zaten kaynayan kazan iyice fokurdamaya başladı.

Güneyde Sümerler, Doğuda Elamlılar, Kuzeyde Asurlular,

Batı da Kuzey Suriye’nin yerel şehirleri isyan bayrağını ardı ardına çekti.

Kral, 15 yıllık hükümranlığında babasının ve ağabeyinin devletinin parçalanmaması için çırpındı durdu.

Rimuş ve Maniştuşu babaları gibi parlak krallar olamadılar ama dağılmanın önüne geçtiler.

Bu ikisinin devri bitince MÖ 2260 civarında başa Sargon’un torunu Naram-Sin geçti….

Her zaman olduğu gibi iktidar değişince büyük isyanlar tekrar patlak verdi.

Kral Naram-Sin’in ifadesiyle tüm ülke ona karşı başkaldırmıştı.

Sümer şehir kralları Kiş’te toplanıp isyan ettiler.

Benzer şekilde Elamlılar da bağımsızlığa meyletti.

Kuzey Suriye’deki yerel hanedanlar da kaosu fırsatı çevirmek için kolları sıvadı.

Ülkesi elinden kayıp giden Naram-Sin dedesinin projesini tekrar diriltip daha da ötesine geçmek istiyordu.

90 bin kişi olduğu söylenen ordusuyla sayılamayacak kadar sefer yaptı.

İlk iş Sümerlere kudretini tekrar hatırlattı.

Ardından Kuzey Suriye’de elden çıkan yerleri aldı ve üzerine Elba Krallığı’nı yenip kendisine bağladı.

Oradan dönen kral çok çetin savaşlar sonrasında Elamlıları da yenmeyi başardı.

Dört iklimin kralı unvanını kullanmaya başlayan Naram-Sin,

dağ toplumu Lullubilerin üzerine sefer düzenleyip, onları ağır bir yenilgiye uğrattı ve topraklarını kendisine bağladı.

Durmak bilmeyen Kral uzun hükümranlığında Kenan diyarlarını da kendisine bağlamayı bildi…. Şanına şan ününe ün katan Naram, ülkesine zirveleri yaşatmaktaydı…

Antik çağın en kudretli ve popüler liderlerinden Naram-sin’in, dedesi Sargon’dan farklı bir özelliği vardı.

O da kibirdi!…. Zenginliğin ve zaferin tadıyla mest olan ulu kral bir noktadan sonra kendisini tanrı ilan etti.

Ölümsüz olduğunu ve asla yenilemeyeceğini tüm dünyaya duyurdu.

“Ben tanrıyım” diyen Naram-sin kendisini tanrı gibi resmettirmekten de geri durmadı.

Kral, kendisini bir ilah ilan etmekle yetinmeyip

Sümer dininin önemli tanrılarından Enlil’in Nippur’daki mabedini de yıkıp

Sümerlilere hakaretin en büyüğünü yaptı.

Son faaliyeti halkın gözünde Adage’nin Laneti denilen sonun başlangıcına yol açacaktı…

Uzun yıllar hüküm süren ve ülkesini şimdiye dek kimsenin görmediği kadar büyüten ve geliştiren Naram, elleriyle kurduğu imparatorluğun çöküşünü de bizzat gözleri ile gördü.

O dönemlerde yaşanan çok geniş çaplı bir kıtlık, devletin sonunu getirdi

Uzmanlar tarafından neredeyse bir iklim değişikliği sayılan bu doğal afet ortamında binlerce insan susuzluktan ve açlıktan helak olurcasına hayatını kaybetti. Binlercesi de çevre bölgelere akın akın göç etti.

Tüm zenginliğini ve insan gücünü kaybeden Naram-sin, son yıllarında üzerine yamalı elbiseler giyecek kadar fakirleşti.

Krallığın ise kıtlıktan dolayı iç ve dış tehlikelere karşı koyacak gücü kalmamıştı.

Otoritenin azalması ile beraber bağlı halklar da birer birer bağımsızlıklarını ilan ettiler.

Özellikle güneyde Sümerlerin 3. Ur Hanedanı ile tekrar yükselişi, yıkılışın sebeplerinden oldu.

Son büyük darbe ise Zagros Dağları’ndan aşağılara –Mezopotamya’ya- inen Gutiler oldu.

Kökeni tartışmalı olan Gutiler, Akad ana vatanına ağır baskılar yapınca krallık iyice çözüldü.

Naram-Sin’in sonu bilinmese de ondan sonra yerine MÖ 2223-2217 arasında oğlu Şar-Kali-Şarri geçti.

Devlet Mezopotamya’nın dışındaki topraklarını kaybetmiş olduğu için yeni lider,

sadece “Akad Kralı” unvanını kullanmakla yetindi. Babasından kalan sorunlar içerisinde ayakta durmaya çalışan Şar-Kali-Şarri; uzun yıllar Elamlılar, Sümerler ve Gutilerle savaşmak zorunda kaldı.

Hepsini bir şekilde bertaraf ederek belli bir süre daha krallığın varlığını korumayı başardı.

Onun M.Ö. 2195 civarı ölümü ise devleti iyice kargaşaya sürükledi.

Ülke belli bir dönem başsız kaldı.

Ardından sırasıyla başa gelen Elulu, Dudu ve Şu-Turul;

Orta Babilonya’da ufak bir krallık olarak 45 yıl kadar daha tutundular.

Fakat güneyden gelen Sümer baskısına ve doğudan gelen Guti akınlarına daha fazla dayanamadılar.

Gutiler son Akad kralı Şu-Turul’u Agede’de sıkıştırıp onun hayatına ve krallığına son verdiler. En nihayetinde MÖ 2150 civarında, insanlığın ilk imparatorluğu bu şekilde tarih sahnesindeki görevini tamamladı ve yok olup gitti…

Önceki İçerikBabür İmparatorluğu
Sonraki İçerikVikingler Kimdir? Vikinglerin tarihi

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz